Buradasınız

BEDEN, NEFS VE RÛH

BEDEN, NEFS VE RÛH

(17 Mart 1998 Salı günü Necmettin Şâhinler'in pîşekârlığında Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre ile başbaşa yapılmış olan bir sohbet)



NECMETTİN ŞAHİNLER

- Efendim; geceleyin uyurken rüyâ gördüğümüz zaman bu rüyâyı beden gözüyle mi görmekteyiz? Bu husûsu açıklar mısınız?
 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

- Necmettin'ciğim; Rüyâ Âlemi ile uyanık iken idrâk etmekte olduğumuz Şehâdet Âlemi arasında sence ne gibi farklar var?
 

NECMETTİN ŞAHİNLER

- Uyanık iken, sizin işâret buyurduğunuz gibi, Şehâdet Âlemi'ni idrâk ediyorum ama rüyâda iken meselâ aynı oda içinde, yâni Şehâdet Âlemi'nde bulunan, nakış örmekte olan eşimden de, onun nakışından da haberim olmuyor. Ayrıca, meselâ seneler evvel vefât etmiş olan rahmetli dedem ile rüyâda karşılaşabiliyorum da uyanık iken onunla hiç karşılaşmıyorum. Bir de uyanık iken, yâni idrâkim bu Şehâdet Âlemi'nin realitesine iyice odaklanmış iken, rüyâlarımda tâbi' olduğum kurallar burada aslā geçerli değil.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Ne gibi kurallara tâbî olmakdan bahsediyorsun, Necmettin'ciğim?

 

 

 
 

 
 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

Ne bileyim Efendim; bâzen Rüyâ âleminde insan: gökte uçup geziniyor, suların üstünde yürüyor, denizin dibinde nefes alıyor, Dünyâ'da mevcûd olmayan bir canavar ile boğuşuyor, bir anda Trabzon'dan Mısır'a gidip Keops Ehramı’nı ziyâret ediyor ya da Uhud Savaşı'nda şehid oluyor; ama bunların hiç birini bu Şehâdet âlemi'nde yapamıyor.

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE
- Yâni son zikrettiklerine bakılacak olursa sen Rüyâ âleminde pekālâ tayy-ı mekân ve tayy-ı zaman edebiliyorsun ama bunlar Şehâdet âlemi'nde hiç vuku bulmuyor.

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Evet. Aynen öyle, Efendim.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Pekiyi; bu Şehâdet âlemi'ndeki nesneleri idrâk etmende sana yardımcı olan beş duyuya eşdeğer duyular da var mı Rüyâ âlemi'nde?

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Elbette. Meselâ görme duyumun Rüyâ âlemi'nde çok işime yaradığını söyleyebilirim. Ama bu, Şehâdet âlemi'ndekinden çok farklı. Bu görme duyusu sâyesinde Şehâdet âlemi'nde görmem mümkün olmayan şeyleri de görebiliyorum. Fakat bâzen bütün bir rüyâ renklerle dolu olabildiği hâlde bâzen de gördüklerim tamâmen renksiz, hattâ Şehâdet âlemi'ndeki gibi kesif değil, lâtif olabilmekte. Ses için de farklılık var. Normal seslerin ötesinde ortada fol yok, yumurta yok iken nereden geldiği belli olmayan ya da tüm cihetlerden gelen sesler algılanabiliyor. Diğer duyular için de, bunların hem Şehâdet âlemi'ndeki bedenime ait duyulara benzediklerini ve hem de bunlardan farklı nitelikleri bulunduğunu söyleyebilirim.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Rüyâ âlemi'nde karşılaştığın, kişilerden, nesnelerden, olaylardan, seslerden, kokulardan, renklerden ve sâireden etkilenmiş oluyor musun?

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Tabiî Efendim; hem rüyâ âlemi'nde etkileniyorum ve hem de uyandıktan sonra etkileniyorum.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Ha, bak burası çok mühim. Sakın bu ayrıntıyı unutma! Buna gene döneceğiz. Şimdi, Necmettin'ciğim. Hâfızanı bir yokla bakalım! Rüyâ âlemi'nde, Şehâdet âlemi'nde tatmadığın bir başka bilgi edinme şekliyle daha karşılaştın mı hiç?

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Bilmem ki Efendim. Bunu hiç düşünmedim. İlk defa böyle bir soruyla karşılaşıyorum. Onun için tereddüdümü mâzur görün! İzin verin de biraz düşüneyim

....

 

 

Hah, gālibâ buldum Efendim. Şehâdet âlemi'nde hiç görmediğimiz, nitelikleri hakkında da bir bilgimizin olmadığı bir kimseyle karşılaştığımız zaman o kimsenin kim olduğunu teşhis ve tesbit edemiyoruz. Hâlbuki Rüyâ âlemi'nde bâzen, bu âlemde de o âlemde de hiç karşılaşmamış olduğumuz biriyle karşılaştığımızda o zâtın "filân kişi" olduğuna dair bizde birdenbire ve kesin bir bilgi, nasıl oluşuyorsa, oluşuyor; ve o zât ile konuşmaya başladığımızda kendisi de bu bilgiyi te'yid ediyor.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Pekiyi; bütün bu tesbitlerden sonra Rüyâ âlemi'nde sana verilen bu algılama araçlarının Şehâdet âlemi'nde bedenine ait görme, işitme, koku, dokunma, tat gibi algılama araçlarının aynı olduğunu söyleyebilir misin?

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Hayır, Efendim; müşâhede ettiğim kadarıyla bunlar, onlara benzemekle beraber, çok farklı.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Şimdi sohbetin başında fakîre sorduğun soruya dönecek olursak, rüyâ gördüğün zaman rüyâyı bedenin mi görüyor?

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Şimdi âşikâr oldu ki rüyâyı gören aslā bedenim olamaz. Ama bu rûhum da olamaz.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Neden?

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Efendim; biraz önce bana: "Rüyâ âlemi'nde karşılaştığın, kişilerden, nesnelerden, olaylardan, seslerden, kokulardan, renklerden ve sâireden etkilenmiş oluyor musun?" diye sorduğunuz soruya olumlu cevap verdiğimde bendenizi: "Burası çok mühim. Sakın bu ayrıntıyı unutma! Buna gene döneceğiz" diye îkaz etmiştiniz. Biliyoruz ki rûhumuz, üzerine hiçbir şekilde tesir icrâ edilemeyen, yâni hiçbir şeyden etkilenmeyen bir Aslî Cevher'dir. Dolayısıyla rüyâları gören rûhumuz da olamaz. Geriye ise yalnızca rüyâları görenin nefsimiz olduğu kalıyor.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Evet, Necmettin'ciğim. Bizler rüyâları nefsimiz aracılığıyla görürüz. Uyuduğumuz zaman nefsimiz aslî vatanı olan Rüyâ âlemi'ne çıkar. Bu âlem, Şehâdet âlemi'nin hudûdunun ötesindeki vâsî Gayb âlemi'nin başladığı yerdir. Rüyâ âlemi'ne Misâl âlemi de denir. Misâl âlemi, Şehâdet âlemi ile Melekût âlemi arasına sıkışmış olan Berzah âleminin de en alt tabakasıdır. Daha önceki sohbetlerimizden birinde nefsin yedi mertebesinin her birine bir akıl, bir vicdân ve bir ahlâk tekābül ettiğini ifâde etmiştik. İşte, Misâl âlemi'nde de, nefsin her mertebesine o âlemdeki olayları idrâk edebilmek üzere kendine özgü araçlar yâni duyu organları tekābül etmektedir.

 

 
 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER
- Efendim bu söyledikleriniz çok ilginç şeyler; ve bir taraftan da insanın zannını müthiş tahrîk edici şeyler. Şimdi durum böyle olunca acabâ insanın rüyâsında canavarlarla ya da celâlli olaylarla meşgūl olması onun Nefs-i Emmâresi'ne ait duyu organlarının algıladığı, buna karşılık peygamberlerle ve evliyâullāhla karşılaşması ve sohbet etmesi de Nefs-i Kâmile'sinin duyu organlarının algıladığı olaylar mı?

 

 
 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE
- Bu zannında fevkalâde isâbetlisin, Necmettin'ciğim. Gerçek budur.

 

 
 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER
- O zaman Efendim, bizdeki rûh hakkındaki bilgimiz nedir?

 

 
 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE
- Bu öyle hemen cevaplanabilecek bir soru değil. Sen önce bana Kur'ân-ı Kerîm'deki Emânet ile ilgili âyeti bir hatırlatsana!

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Ahzâb sûresinin: "Biz Emânet’i göklere, Arz'a ve dağlara arzettik. Onlar bunu yüklenmekden kaçındılar. Ve bunu insan yüklendi... " meâlindeki 72. âyetini mi kastetmiştiniz, Efendim?

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Evet. Bir de lûtfen Cenâb-ı Hakk'ın beşeri şekillendirip de ona Rûh'undan üfürmesi ile ilgili olan âyetleri bir hatırlat!

 

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Efendim; bunlar da Sâd sûresinin: "Rabb'in meleklere demişti ki: Ben çamurdan bir beşer yaratacağım. Onu şekillendirip içine Rûh'umdan üfürdüğümde sizler de ona secde edenlerden olun!" şeklindeki 71. ve 72. âyetleri değil mi?

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Evet. Pekiyi, Cenâb-ı Hakk beşerden başka bir mahlûka da Rûh'undan üfürmüş müdür?

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Hayır, Efendim. Kur'ân'da da hadîslerde de Cenâb-ı Hakk'ın herhangi bir başka mahlûka daha Rûh'undan üfürmüş olduğuna dair hiçbir bilgi yok. Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir husûs da şudur ki Cenâb-ı Hakk, beşere Rûh'undan üfürür üfürmez bütün meleklerin beşere secde etmelerini yâni beşerin içine Allāh tarafından bırakılmış olan bu İlâhî Emânet'e karşı tıpkı Allāh'a gösterilmekte olan üstün saygı gibi bir saygı gösterilmesini emretmektedir.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Şu hâlde yalnızca insan türünün kabûl etmiş olduğu, yalnızca insanda bulunan bu İlâhî Emânet ne imiş?

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Allāh'ın Rûh'u yâni Rûhullāh imiş, Efendim. Demek ki insanı Eşrefü-l Mahlûkat yâni yaratılmışların en şereflisi ve Allāh'ın Arzdaki Halîfesi kılan da bu emânetmiş. Efendim bunun idrâkinde olmak, bu idrâki her dâim zinde tutmak insana, kim bilir, ne büyük sorumluluklar yüklemektedir!

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- öyledir, Necmettin'ciğim; öyledir. Her insan potansiyel olarak, yâni bilkuvve: 1) bu şerefe sâhiptir, ve 2) Allāh'ın Arzdaki Halîfesi'dir. Ama bunu potansiyel olmakdan reel olmaya, yâni bilkuvve olmakdan bilfiil olmaya, dönüştürmek herkesin kârı değildir.

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Efendim, aklıma bir şey daha geldi. Kur'ân'a göre herkes, ölüm gelip de Hz Azrâil asıl Sâhibi'ne iade etmek üzere alıncaya kadar, Rûhullāh'ı hâmil bulunmaktadır. Gene Kur'ân'a göre bütün melekler bu muazzam Emânet'i hâmil olana secde etmekle emrolunmuşlardır. Bugünkü Hıristiyanlığa bakacak olursak, Hıristiyanlık büyük bir yanılgıyla, Rûhullāh'ı Hz âdem'in bütün zürriyetine değil de yalnızca Hz İsâ'ya münhasır kılmaktadır. Pekiyi, Efendim; bu Emânet'in hâmili olduklarının ve bunun yüklemekte olduğu sorumluluğun idrâkinde olan ve bu idrâki de her dâim zinde tutan müstesnâ insanlar bu Emânet'e karşı saygılarını nasıl izhâr etmektedirler?

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Artık yüzdün yüzdün, kuyruğuna geldin, evlâdım. Bunu bana sorma da karşılaştıkları zaman ve ayrılacakları zaman ehl-i tarîkin biribirlerine karşı tavırlarını bir düşün!

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Efendim, size minnettârım. Sanırım durumu çözdüm. Ehl-i tarîk biribirine secde etmezler, çünkü 1) melek değil insandırlar, ve çünkü 2) Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de Allāh'dan başka kimseye secde etmemiştir. Ama ehl-i tarîk hâmil oldukları İlâhî Emânet'in idrâkinde olduklarını biribirlerine izhâr etmek üzere, karşılaştıkları ve biribirlerinden ayrılacakları zaman, ellerini göğüslerinin üzerine kavuşturarak saygı bâbında hafifçe rükû eder gibi eğilerek "Hû!" derler. Buradaki "Hû!" nidâsı muhâtablarındaki İlâhî Emânet'e ve bu Emânet'in idrâkinde olduklarına delâlet etmektedir.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Aşkolsun, Necmettin'ciğim! Tam isâbet! Cenâb-ı Rabbü-l âlemiyn seni âleme feyyâz kılsın!

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Sağ olunuz, Efendim. Şu hâlde, bizdeki rûh aslında Rûhullāh olduğuna ve o da hiçbir şeyin tesiri altında kalmayan Cevher-i Aslî olduğuna göre günahlarımız ve sevaplarımızdan O sorumlu tutulamaz değil mi?

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

-Elhak öyledir, Necmettin'ciğim.

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Şu hâlde, öldüğümüz zaman: 1) bedenimiz aslı olan toprağa, 2) Rûh'umuz da Cenâb-ı Hakk'a rücû'' edeceğine göre, 3) nefsimiz de Dünyâ hayâtında topladığı sevapların ve günahların Rûz-i Cezâ'da çıkarılacak bilânçosunu beklemek ve bu bilânçoya göre cezâsını çekmek ya da ödüllendirilmek üzere Berzah âlemi'ne rücû'' edecek demektir.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Bütün bu isâbetli beyânlarını şimdi fakîre kısaca bir güzel özetler misin, bakayım?

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Gayret edeyim, Efendim.... Cenâb-ı Hakk insana: 1) beden, 2) nefs, ve 3) Rûh'u lûtfetmiştir. İnsan öldüğünde topraktan olan beden toprağa dönmekte, nefs Dünyâ hayatında işlediği sevapların ve günâhların bilânçosuna göre hakkında işlem yapılmak üzere Rûz-i Cezâ'yı beklemek üzere Berzah âlemi'ne rücû' etmekte ve insanı Eşrefü-l Mahlûkat ve bilkuvve Hakk'ın Arz'daki halîfesi kılan o İlâhî Emânet yâni Rûhullāh da Hz Azrâil aracılığıyla Sâhibi'ne rücû' etmektedir.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Böylece Necmettin'ciğim, beden-nefs-Rûh muammâsını çözmüş bulunuyorsun. Seni tebrik ederim.

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Efendim itirâf etmeliyim ki bu çok garip bir sohbet oldu. Siz mi sohbet ettiniz, yoksa ben mi? Anlayamadım. Aslında siz fakîri tahrîk edip konuşturdunuz ama ne acâyib iştir ki ben o zamana kadar idrâkinde olmayıp da birdenbire idrâkine kavuştuğum bir sürü şey söyledim; siz de hepsini tasdîk ettiniz. Doğrusu bana ne olduğunu anlayabilmiş değilim.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Kadîm Yunan'ın hakîmlerinden Sokrat, insanın ezelden ilimle yüklü olarak Dünyâ'ya geldiğini, fakat bunun idrâkinde olmadığını savunmuştur. Bunu ispat etmek için de okuması yazması dahî olmayan bir köleye yalnızca sorduğu sorularla bir geometri teoreminin ispatını hatırlatmayı başarmıştır. Bu yöntemi de (sonradan Batı dillerine mayötik diye geçmiş olan) maieutikos diye isimlendirmiştir. Bugünkü sohbette fakîr de nazarıma kabataslak bu yöntemi uygulayıp, idrâkini azıcık gıdıklamak sûretiyle, Ezel'de sana verilmiş olan ama henüz idrâkine yükselmemiş olan bilgilerin hatırlanmasını tahrîk ettim, o kadar!

 

 

NECMETTİN ŞAHİNLER

 

 

- Efendim, lûtfettiniz; bana büyük bir tecrübe yaşatmış oldunuz.

 

 

AHMED YÜKSEL ÖZEMRE

 

 

- Estağfirullāh. İnşâallāh bu yöntemi, günün birinde, sen de başkalarına uygulamaya başlarsın. âmin!

 

* * *

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves