Buradasınız

1986'DA VUKU BULAN ÇERNOBİL KAZÂSI TÜRKİYE'NİN GÜNDEMİNİ 1992'DE YENİDEN NİYE İŞGÂL ETTİ?

1986'da

Vuku Bulan Çernobil Kazâsı

Türkiye'nin

Gündemini

1992'de

Yeniden Niye İşgāl Etti?



Prof.Dr.

Ahmed Yüksel Özemre



Birinci Çernobil Çilemin Son

Günleri

Rahmetli annem benim teorik

fizikçi olmak husûsunda Galatasaray Lise-si'nin 8. sınıfında iyice

sağlamlaşmış olan kararlılığım karşısında endîşesini: "Aman oğlum; teorik

fizikçi olup da ne yapacaksın? Mühendis ol da para kazan. Nefesin açlıktan

kokmasın" diye dile getirirdi. Ben hak bildiğim yolda yürümeğe devam ederek

sonunda teorik fizikçi oldum. Ama kaderin hükmü iktizâsı, aklımda hiç olmamasına

rağmen, bir de Türkiye'nin ilk Atom Mühendisi oldum1.



Temmuz 1958'de Fransa Nükleer Bilimler

ve Teknoloji Millî Enstitüsü'nden atom

mühendisi olarak mezûn olmam annemi hoşnut etti ama anneciğimin mühendislik

hakkındaki hüsn-i zannı, bu abd-i âciz fakîrin a'yân-ı sâbitesindeki rızkımla

ilgili ezelî hükme uygun olmadığından, aslā tecellî etmedi. Teorik fizikçiliğim

de atom mühendisliğim de bendenize borçsuz bir hayat sağlayamadığı gibi her iki

mesleğimden dolayı da pekçok maddî ve mânevî çilelere dûçar oldum2. Ama şu atomdan neler çektim bunu, bir

"Ezel'de bunu böyle takdîr etmiş olan" Hazret-i Allāh, bir de ben bilirim!


21 Ocak 1985 den 6 Nisan 1987'ye kadar sürmüş olan, (ve bu arada çernobil

kazâsının da bütün çilesini yaşamış olduğum) Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK)

Başkanlığı görevim o günün akşamı saat

16.30 da bana gösterilen ve TAEK Başkanlığı'ndan ayrılmamı uygun gören bir

"Olur" yazısı ile ile bitivermişti. Turgut özal'ın A.B.D.nde kalp ameliyatı

olmasından yararlanan bir üst düzey bürokrat, kendisinin bu kuruma 200 kişilik

bir echel-i cühelâ takımını tâyin ettirmek ihtirâsına olanca gücümle karşı çıkıp

burasını kendisinin yemliği yapmamak husûsunda cihâd açmış olduğum için benim,

627 kişilik "TAEK'de 400 komünisti koruyan gizli bir komünist" olduğum

iftirâsıyla, azlimi sağlamıştı3.

Bu bir görevden alma değidi. çünkü görevden alınanlar genellikle bu operasyonla

birlikte Başbakanlıktaki bir danışman kadrosuna aktarılırdı. Bu benden

esirgenmişti4.



Azlimden sonra Tercüman gazetesinin

muhabirlerinden birinin: "Hocam; Başbakanlığın sizi görevden alma kararına

karşı Danıştay'da iptal dâvâsı açacak mısınız?" sorusuna da: "Bak

evlâdım; beni bu makāma atayan başbakan sonunda şu ya da bu sebebden ötürü

benimle çalışmak istememiştir. Devlete inanan, vakur ve haysiyetini koruyan bir

insan hükûmetin başındaki adama rağmen zorla o makāmda kalmak için kendisini

küçük düşürüp de Danıştay'da, ya da her

neresi ise, bir dâvâ ikāme etmez. Bizim ailemizden aldığımız devlet

terbiyesi bunu gerektirir. Benim anne tarafından atalarım 400 sene, baba

tarafından atalarım da 170 sene Osmanlı Devleti'ne hizmet etmişlerdir.

Birçoğunun başına benim başıma gelenler gelmiştir. Hiçbiri de edebinden,

vekārından ve haysiyetinden aslā vaz

geçmemiş; asla zıpzıpını kaybetmiş mahalle çocukları gibi şamata çıkarmamıştır.

Benim aldığım terbiyede devlet Göreve gel! dediği zaman gelinir;

Git! Dediği zaman da gidilir" cevabını vermiştim.



Bu beyânat gazetede çıktıktan üç

gün sonra Ali Sirmen gazetedeki köşesinde hakkımda "kapıkulu uşağı"

olduğum iddiasıyla ağır bir yazı döşenmişti. Ben ise bana "komünist" diye iftirâ

atan zât hakkında da, o zamanki başbakan ve hükûmet hakkında da, zamanın Türkiye

Radyasyon Güvenliği Komitesi başkanı Sanayi ve Ticâret Bakanı Câhit Aral

hakkında da, Basın'ın bütün sıkıştırmalarına rağmen, aslā tek bir kötü söz

etmedimdi.


İkinci çernobil

çilem

Aradan 5,5 sene geçmişti ki bu

sefer çernobil kazâsı belirli bir hedefe yönelik ve stratejisi de iyi

hazırlanmış ince bir siyâsî manevra olarak ülkenin gündemini 18 Aralık 1992'den

itibâren 5-6 ay kadar çok yoğun bir biçimde işgāl etti.



Her şey 18 Aralık 1992 günkü Milliyet

Gazetesi'nin Ercüment İşleyen imzâsıyla birinci sayfasında büyük puntoyla

yayınlanan haberiyle başladı: Türkiye'den özür dilerim – Radyasyonlu

dönemin Sanayi Bakanı Câhit Aral'dan inanılmaz itiraf diye başlayan bu

haber Câhit Aral'a atfen: "çernobil'den 2,5 ay sonra Türkiye'de ölçümlere

başlandı. Hâlbuki olaydan yarım saat sonra alarm verilip tedbirler alınması

gerekirdi. Türk halkı için çok üzgünüm. Felâket bu boşlukta oldu. Radyasyonla

ilgili herkesin Türk halkına özür borcu vardır" şeklindeki sözlerle devam

etmekteydi. Gazete radyasyondan etkilenmiş herkese mahkeme yolunun açık olduğunu

ilân ediyor ve Rize Devlet Hastahanesi başhekimi Turgay Hasanoğlu'nun bölgede

kemik ve mide kanserlerinde artış olduğunu beyân eden sözlerine de yer

veriyordu.



Bunun çok ahlâksızca bir dezinformasyon

(haber saptırma) ve hattâ bir asparagas (uyduruk haber) olduğu

âşikârdı. Câhit Aral'ın bunları söylemesi mümkün değildi çünkü Türkiye Radyasyon

Güvenliği Komitesi Başkanlığı esnâsında, benim TAEK Başkanlığından azlime kadar

geçen 11 ay zarfında, kendisiyle çok sıkı bir işbirliğimiz olmuştu.

Kendisi:




I. çernobil kazâsı Dünyâ'ya açıklanır

açıklanmaz benim bütün TAEK teşkilâtını ayaklandırıp teyakkuz durumuna geçirmiş

olduğumu,


II. Radyasyon bulutunun 2-3 Mayıs 1985

sıralarında Edirne ve civârını meteorolojik verilerden istidlâl ederek 6 adet

gezici radyasyon ölçüm ünitesini 1 Mayıs 1986'dan itibâren Edirne'de

mevzîlendirmiş olduğumu,


III. 3 Mayıs 1985'de saat 20.30'da

radyasyon, gökgürültülü bir sağnakla aracılığıyla, toprağa intikāl ettiğinde de

Edirne ve civârındaki halkın alması gerekli tedbirleri hem Anadolu Ajansı, hem

radyolar ve hem de televizyon kanalıyla halka tebliğ etmiş olduğumu, ve ayrıca

da


IV. Edirne Vâlisi Enver Hızlan

aracılığıyla ve jandarma mârifetiyle gerekli zecrî tedbirleri aldırmış olduğumu

da çok çok iyi bilmekteydi.


Milliyet Gazetesi'ne gönderdiği

tekzib yayınlanmayınca Câhit Aral bedelini ödeyerek 24 Aralık 1992'de

gazetelerde şu tekzibi yayınlattı:



KAMU OYUNA DUYURU



18.12.1992

tarihli Milliyet Gazetesi'nde çıkan radyasyonla ilgili




ASLA SÖYLEMEDİĞİM ve BANA AİT

OLMAYAN



"TÜRKİYE'DEN

ÖZÜR DİLERİZ"

"TÜRK HALKI

İÇİN ÜZGÜNÜM"

"SOVYETLERE

İNTİKAM SATIŞI"

Başlıkları

ile yapılan yayın,




AZİZ TÜRK MİLLETİNİ FEVKALADE

HUZURSUZ



Ve RAHATSIZ

ETMİŞTİR.



BU KADAR HASSAS

BİR KONUDA ŞAHSIMA ATFEDİLEN

GERÇEK DIŞI

BEYANLARLA MİLLETİ TEDİRGİN ETMEĞE

KİMSENİN HAKKI

YOKTUR.



çernobil

olayından 33 gün sonra kurulan,

Başkanlığını

yaptığım "Radyasyon Güvenliği Komitesi"

Kurulduğu andan

feshine kadar İnsan Sağlığını tehdit eden

Herhangi bir

gıda maddesinin tüketilmesine ASLA müsaade etmemiş

Bütün gıda

maddelerinin A.T. ve Dünya Sağlık Teşkilatının

belirlediği

Radyasyon

limitlerinin çok altında piyasaya sunulmasını sağlamıştır.



AZİZ

MİLLETİMİZE SAYGI İLE AÇIKLARIM.

Sanayi ve

Ticaret Eski Bakanı

CAHİT ARAL



Bunun üzerine Uğur Dündar Câhit

Aral'ı televizyondaki Arena programına

dâvet etmiş fakat ona karşı fevkalâde taraflı ve saldırgan bir tutum

sergilemişti.



Câhit Aral İstanbul 2. Asliye Cezâ

Mahkemesi de 19 Ocak 1993 târihinde

tekzibinin Milliyet Gazetesi tarafından yayınlanması için bir karar aldı.

Bu tekzib yayınlanmadı ve Milliyet Gazetesi daha sonra Câhit Aral'a külliyetli

toplam 700 milyon lira tazminat ödemeye de mahkûm oldu5.

Ama iş işten geçmiş, Pandora'nın kutusu açılmış ve içinde ne varsa hepsi de

yaklaşık 5-6 ay sürecek olan "İblîse ölüm!" histerisiyle büyük bir hırsla etrafa

yayılmıştı.



Bu zaman zarfında Milliyet'ten Ali

Sirmen, Altan öymen ve Necati Doğru; Hürriyet'ten Yalçın Pekşen, Oktay Ekşi,

Cüneyt Arcayürek ve Kurthan Fişek; Cumhuriyet/Bilim Teknik'den Orhan Bursalı;

Sabah'dan Hasan Cemâl ve Mehmet Ali Birant; Meydan'dan Rahmi Turan; Tercüman'dan

Tayyar Şafak ile daha birçok yazar başta TAEK eski başkanı ben olmak üzere Câhit

Aral'a, YÖK Başkanı Prof.Dr. İhsan Doğramacı'ya, Cumhurbaşkanı Turgut özal'a ve eski Cumhurbaşkanı Kenan

Evren'e ver yansın ettiler. Tesbit edebildiğim kadarıyla ben 11 kere vatana

ihânetle ve onlarca kere de "Doğu Karadenizdeki çocuklara kıyan, onları

lösemili kılan kātil!" ithâmıyla teşhir edilerek hedef

gösterildim.



Bana en fazla da radyasyon

verilerini halka açıklamamış ve dolayısıyla da halkın gerekli tedbirleri

almasına engel olmuş(!) olmakla hücum ediyorlardı. Bu hâdiseden çok zaman sonra

17 Ağustos 1999 depreminde her önüne gelen televizyon kanallarında ve Basın'da

deprem hakkında ilim zannettikleri kendi vehmi de dâhil olmak üzere her şeyi

tartışınca6

İstanbul'da yaşayanların önemli bir bölümünün sürekli bir evhama kapılması

(paranoyaklaşması) ilim ve teknolojide iz'an ve temkinle davranmanın,

ilmi ayağa düşürmemenin gerekliliğini çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Zâten çernobil kazâsından sonra da Yunanistan'da radyasyon verilerinin her gün

ayrıntılı bir biçimde açıklanması hâmile kadınlar arasında çok geniş çapta bir

kürtaja-başvurma paniğine yol açmıştı.



Milliyet gazetesinin yol açtığı bu

durum, bililtizam belirli bir siyâsî gâyeye mâtuf olarak ihdâs edilmemiş olsa

bile (ki bu hususta bazı tereddütler de var), siyâsîler için: 1) gündemi

değiştirmek, 2) o zamanki DYP-SHP koalisyonunun başarısızlıklarını ve

beceriksizliklerini örtbas edebilmek, 3) sulusepken bir popülizm ile halkın ne

kadar yanında olunduğunu ilân edebilmek, ve 4) siyâsî rakipleri eleyebilmek için

bulunmaz bir fırsattı.



Nitekim koalisyon ile Cumhurbaşkanlığı

makāmının arası hiç iyi değildi. Koalisyon ortakları Turgut özal'dan

"çankaya'daki şişko adam" diye bahsetmeyi ve çankaya'ya çıkmamayı tercih

ediyorlardı. Başbakan Süleyman Demirel 1.1.1993'de gazetelerde yayınlanan

beyânatında: "Radyasyona bağlı kanserin arttığını belirledik. Radyasyonu

gizlemek büyük sorumsuzluk" diye hilâf-ı hakîkat dedikoduları ve vehimleri

hâzâ ilmî gerçekler olarak kabûl eden bir popülizm örneği sergileyerek hücum

emrini veriyordu. Hemen akabinde ise SHP yanlısı Türk Tabipler Birliği özal,

Aral ve Özemre'nin Türk Cezâ Kānûnuna göre 40 yıl hapisle cezâlandırılmaları

gerektiğini ilân ediyordu.



Bunun hemen ardından gene SHP bağımlısı

öğretim üyeleri Derneği'nin başkanı Prof.Dr. Mustafa Altıtaş da 3.1.1993 târihli

gazetelerde: "YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı, YÖK Başkan Vekili

Prof.Dr. Kemâl Karhan ve Prof.Dr. Ah-med Yüksel Özemre'yi ilk saptadıkları(!) suçlular7"

olarak kamu oyuna açıklıyordu.



Bu sırada hükûmet "radyasyon

kurbanları"nı Yeşil Kart kapsamına aldığını ilân etti. Lösemili

çocukların sağlığı ile ilgilenen bazı resmî kurum ve kuruluşların başındaki

akademik zevât ise yeşil kart imkânının kendilerine sağlayacağı nîmetlerin

artması için Doğu Karadeniz'de lösemi ve kanser vakalarının olağanüstü artmakta

olduğu husûsunda beyânat üstüne beyânat vererek yangını körüklediler. Bunlardan

biri, meslekdaşlarının ağır tenkidlerine mâruz kalınca tutumundan bir süre sonra

çark ettiyse de yemlendirmiş olduğu nifak artık kontrolden çıkmıştı. Gazeteler,

sendikalar, dernekler, barolar, milletvekilleri artık koparılması gereken

kafaların peşindeydiler.



6.1.1993'de Türk Tabipler Birliği Aral

ve Özemre'nin yargılanmasını istedi. Bu arada SHP yanlısı İstanbul Barosu

radyasyon suçlularının suçlarını tesbit etmek ve Baro adına dâvâ açmak için özel

bir komisyon teşkil etti.



Gene 6.1.1993'de gene SHP'nin dümen

suyunda seyreden Türkiye Yazarlar Sendikası, işlemiş oldukları insanlık suçundan

dolayı: Kenan Evren, Turgut özal, Câhit Aral, Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre ve

Prof.Dr. İhsan Doğramacı'nın Türk Cezâ Kānûnu'nun (memûriyet vazifesini yapmaktan ihmâl ve

terâhi edenler hakkındaki) 230., (vazifesini suiistimâl eden memurlar

hakkındaki) 240., (vazifesi esnâsında bir kimsenin aleyhine bir cürüm

işleyen memurlar hakkındaki) 251., (bir kimsenin tedbirsizlik veyâ

dikkatsizlik ve meslekte tecrübesizlik veyâ nizam ve emirlere riayetsizlik

neticesi .... umumî bir tehlikeye mutazammın tahribâta ve musibetlere sebebiyet

vermesi hakkındaki) 383., (umumun yiyecek ve içeceğini, yiyen veyâ içenin

sıhhatini ihlâl etmesine bâdî8

olacak tağşiş veyâ tağyir edenler hakkındaki) 395., (tedbirsizlik

veyâ dikkatsizlik ve sanatta acemilik ve nizamat ve evâmir ve tâlimâta

riayetsizlik ile bir kimsenin ölümüne sebebiyet verenler hakkındaki)

455. ve (yukarıdaki maddelerin öngördüğü cezâların arttırılmasına

dair) 459. maddeleri uyarınca

muhakeme edilip mahkûm edilmelerini taleb etti.



18 Aralık 1992 gününden itibâren zâten

evim gazeteciler ve TV'cilerle dolup taşıyordu. Telefonum ise hiç durmaksızın

çalıyordu. Arayanların önemli bir bölümü ise bana, aileme ve sülâleme küfür

etmek için bu zahmeti ihtiyâr edenlerdi. Tercüman gazetesinin muhâbirinin

benimle 6 Ocak 1993 günü yaptığı bir röportajda bu koparılan patırdı ve gürültünün mesnetsiz

dedikodulardan başka bir olmadığını beyân ederek çernobil kazâsını Türkiye

üzerindeki etkilerinin en objektif olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin

başlatacağı bir Meclis Soruşturması neticesinde tebellür edeceğini, böyle bir

soruşturmaya hazır olduğumu ve bu soruşturma sonunda da yalancılıkları yüzünden

utanacak olanların ise (eğer utanç nedir biliyorlarsa) bu yangını başlatıp

büyütenler olacağını beyân ettim. Bu beyânâtım Tercüman gazetesinin bir gün

sonraki sayısında fevkalâde yumuşatılmış bir biçimde

yayınlandı.



Bu meydan okumamın tesirini izâle etmek

isteyen gizli bir elin sanki orkestrasyonu sonucu, Milliyet'in 8 Ocak 1993 günkü

nüshasında Trabzon Vâlisi Kemâl Erensoy, hiçbir ayrıntı vermeksizin, Trabzon'da

1992 yılı ile 1993 yılı arasında kanser vakalarının % 109 artmış olduğuna dair

bir beyânatı yayınlandı. Aynı gazete aynı gün DYP, SHP, RP ve HEP

milletvekillerinin bir bölümünün Câhit Aral için bir Meclis Sopruşturması

açılması için önerge verdiklerini yazdı.



Aynı gün aynı gazetede İstanbul

Barosu'nun, Balıkesir Barosu'nun ve SHP teşkilâtlarının radyasyon mağdurları

tarafından biz radyasyon suçluları aleyhine şahsî dâvâların nasıl açılacağını

bildiren usûl hakkındaki açıklamaları da yayınlandı.

Gene aynı 8 Ocak 1993 târihinde Ankara

üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

öğrenci Derneği Cumhuriyet Savcılığı'na Turgut özal, Câhit Aral, Prof.Dr.

Ahmed Yüksel Özemre ve Prof.Dr. İhsan Doğramacı hakkında suç duyurusunda

bulundu.



Bu bulanık havada kurt avlamak

isteyenler yalnızca şimdiye kadar zikretmiş olduğum zevât ve kuruluşlar değildi.

Bu hava Avrupa çay piyasasına girmek üzere teşebbüste bulunmuş olan Türkiye'ye

haddini bildirmek, ingiliz çayının mukābele-i bil misil olarak türk piyasasını

işgāl etmesine yardımcı olmak isteyen İngiltere ve Hollanda'dan başka ingiliz

muhibbânı: teknokrat, bürokrat, siyâsî, gazeteci ve hedefi yalnızca fırsatlardan

yararlanıp para kazanmak olan bir bölük tüccarın arayıp da bulamadığı bir

havaydı. Buna ilk yerinde teşhis çay-Kur Genel Müdürü Tuncer Ergüven'in 11 Ocak

1993 târihli Tercüman'dan başka bir yerde yankı bulmayan feryâdıyla kondu. Genel

Müdür bütün bu şamatanın bir gâyesinin de milleti türk çayından soğutmak

olduğunu bildiriyordu.



Aynı gün Milliyet gazetesi İstanbul

Kanserle Savaş Vakfı Hastahânesi'nin çernobil kurbânı Karadenizli hastalarla

dolmuş olduğunu bildiriyordu.



Gene aynı günde Yeni Günaydın

gazetesi'nin düzenlediği forumda alınan bir kararla Kenan Evren, Turgut özal,

Câhit Aral, Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre ve Prof.Dr. İhsan Doğramacı suçlu(!)

bulundular ve bunların mahkemede yargılanma-ları istendi.


Gene aynı günde çağdaş Hukukçular

Derneği Turgut özal, Câhit Aral, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre ve Prof.Dr. İhsan

Doğramacı hakkında Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda

bulundu.


Aynı 11 Ocak 1993 günü Rize'de bulunan

Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna kendisine ikrâm edilen çayı: "Bu çay

radyasyonlu" diye içmeyerek türk çayının rezîl olmasına uğraşan birilerinin

ekmeğine hiç ümid etmedikleri bir yağ sürdü. Aynı gün Rize Hastahânesi'ni

ziyâretinde de Havvâ Toptan isimli bir hastanın hastalığını bir bakışta tesbit

ederek: "Senin hastalığın radyasyondan kaynaklanıyor" dedi9.

(Bk. Türkiye gazetesinin 12.1.1993 târihli nüshası)


13 Ocak 1993'de Ege üniversitesi

öğrencileri bir "Radyasyon Mahkemesi" kurup Kenan Evren, Turgut özal, Câhit

Aral, Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre ve Prof.Dr. İhsan Doğramacı'yı suçlu buldular

ve bu iki profesörün unvanlarının iptâl edilmesini

istediler.



"İnsan Hakları Derneği"nin

Gâziosmanpaşa meydanında 16 Ocak 1993'de izinsiz yaptığı "Radyasyonu Gizleyenler

Yargılansın!" mitinginde bendenizin samandan bir kuklası törenle yakıldı. Aynı

günlerde Taksim Meydanı ile Kadıköy İskele Meydanı'na izinsiz asılan uzun bez

afişlerde ise: "çocuklarımızı ölüme mahkûm eden Prof.Dr. Ahmed Yüksel

Özemre'ye ölüm!" ibâresi yer alıyordu.



İstanbul Belediye Başkanı SHP'li

Prof.Dr. Nurettin Sözen dahi bu çorbada kendisinin de bir tuzu bulunsun diye boş

durmuyor, İstanbul Belediyesi otobüslarinin ve diğer hizmet araçlarının

arkasına: "çernobil kazâsının suçluları cezâlandırılsın!" şeklinde

posterler asarak özal'ı, Câhit Aral'ı ve beni muhakemesiz infaza tâbî tutuyordu.

Gene İstanbul Belediyesi'nin bazı görevlileri büyük caddelerde ve mey-danlarda

biz suçluların yargılanmamız için Belediye tarafından açılmış olan imzâ

kampanyasında imzâ toplamakla görevlendirilmişlerdi. Bir haftada toplanan

130.000 imzâlı dilekçe daha sonra gereği için Savcılığa ve TBMM'ne intikāl

ettirilecekti. Bu arada Kadir çelik de

bu konuyu bulunduğu televizyon kanalına taşımış ve 45 dakikalık programı

süresince bizlerin suçlu olduğumuza dair dokuzbin küsur, suçsuz olduğumuza dair

de yalnızca altıyüz küsur telefon gelmiş olduğunu bildirerek suçluluğumuzu ilân

etmişti10.



Bu arada gerek gazetelerde

yayınlanan yazılardan gerek Cumhuriyet Savcılıklarına hakkımda yapılmakta olan

suç duyurularından gerekse evime edilen küfür ve hakāret dolu telefonlardan,

birilerinin özellikle beni köşeye sıkıştırmak istediğini ve iyice bunaldığım

zaman da Turgut özal ve çernobil kazâsı esnâsındaki hükûmet hakkında bazı itham

ve itiraflarda bulunabileceğimi bekledikleri ve bunu da Turgut özal ve

hükûmetini rezîl etmek üzere siyâsî malzeme yapacakları hakkında bende bir

kanaat yerleşmeğe başladı. Çok daha geniş haber alma kaynaklarına sâhip bulunan

rahmetli Turgut özal da aynı kanaate erişmiş olmalı ki beni 1993'ün ilk

haftasında birkaç kere Cumhurbaşkanlığı makāmından arayarak hatırımı sordu ve

bütün bu olup bitenler hakkındaki düşüncemi öğrenmeye

çalıştı.



Bu arada, hakkımda, Türkiye'nin

dört bir yanından aynı formatta hazırlanmış olan suç duyuruları Cumhuriyet

Savcılıklarına yağmağa başlamıştı. Bunların hepsi de hakkımda 40 yıl hapis ve 40

milyar lira para cezâsıyla tecziye edilmemi istemekteydi. Bunların gayr-ı resmî

sayısının dörtyüzün üzerinde olduğu hakkında bazı ipuçları elde edebildim. Bu

suç duyuruları dolayısıyla Cumhuriyet Savcılarınca ifâde vermeğe çağırıldığım

oldu. Her seferinde de savcılara çok kalın bir dosya takdîm ettim. Bütün bu suç

duyuruları, ya verdiğim ifâdelerimden hemen sonra ya da ifâde vermeğe

çağırılmaksızın, savcıların "dâvâ açılmasına gerek yoktur" hükümleriyle

sonuçsuz kaldı.



O sıralarda Uğur Dündar'ın ekibi,

Halûk Şâhin'in başkanlığında, bu konularda ve özellikle de Doğu Karadeniz

bölgesi çocuklarında arttığı iddia edilen lösemi vakalarıyla ilgili olarak

röportaj yapmak üzere evime geldi. 7 kişilik ekibin karşısında Halûk Şâhin'in

sorduğu sorulara 55 dakika boyunca müdellel ve iddiaları çürüten cevaplar

verdim. Çernobil kazâsına kadar Türkiye'de tutulan kanser istatistiklerine göre

kanserlilerin oranının %5 ilâ %12 arasında değiştiğini, hâlbuki kanser sebebiyle

ölümün Dünyâ ortalamasının %22 olduğunu ifâde ettim. Ve, "Türkiye'de kansere

karşı Dünyâ'nın bilmediği bir takım profilâktik özel tedbirler mi alınıyor ki

farklı yerlerde tutulan istatistiklerimiz kanserli oranını %5 ilâ %12 arasında

göstersin?" diye sordum. "Bu durumun tek sebebinin çernobil kazâsına

kadar tutulan kanser istatistiklerinin bu sonuçlarının, ancak, kayıtları tutmada

o zamana kadar gösterilmiş olan ciddiyetsizlik ve ihmâl ile izah edilebileceğini

bildirdim. Oysa çernobil kazâsı ülkemizde kanser ve kanser istatistikleri

hakkında olumlu bir şuurun uyanmasına sebeb olmuştur. Bunun sonucu olarak bu

istatistikler daha düzenli ve şuurlu bir biçimde tutulmakta ve hattâ kanser

taramaları yapılmaktadır. Dolayısıyla da kayda geçmemiş olup da şimdi kayda

geçen kanser vakalarının sayısı artmaktadır. Bu şimdi su yüzüne çıkan ve

çernobil kazâsına bağlı olmayan fiktif bir artıştır. Gerek kanser vakalarının

sayısı gerekse kanserli hasta oranı bunlar, en azından, Dünyâ ortalamalarına

erişinceye kadar fiktif olarak artacaktır" diye de ilâve

ettim.



Hemen o akşam yayına gireceğini

söyledikleri ve hattâ birkaç gündür TV'de reklâmını yaptıkları bu program

nedense hiç yayınlanmadı. Anlaşılan o ki, bu program, benim muknî delillerle ve

kendimden emin bir tarzda söylediklerimden ve ayağımın altına serilen tuzaklara

düşmeyişimden ötürü Basın'da şıkır şıkır yürütülen yurt çapındaki komplonun

pişmiş aşına su katmış olacağı düşüncesiyle yayınlanmadı.



Bu arada son bir darbe olmak üzere

Başbakan Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Prof.Dr. Erdal İnönü ile Sağlık

Bakanı Yıldırım Aktuna çernobil kazâsının akabinde TAEK Başkanı olarak: 1)

görevimi savsakladığım, 2) gerçekleri halktan gizlediğim, 3) gerekli tedbirleri

almadığım ve 4) Doğu Karadenizli çocukların lösemiye yakalanmalarına sebep

olduğumu ileri sürerek hakkımda Ankara Cumhuriyet Başsavcısına ayrı ayrı suç

duyurusunda bulundular.



İşte bu gücüme gitti. çünkü TAEK

Başkanlığında o sıralarda bu hükûmetin tâyin etmiş olduğu Prof.Dr. Yalçın

Sanalan bulunmaktaydı. Çernobil kazâsında TAEK'in ve benim nasıl davranmış

olduğumuz hakkında en iyi bilgiyi verecek makam olan TAEK Başkanını es geçip

bilgi almadan benim hakkımda suç duyurusunda bulunan bu üç bakanın hüsn-i

niyetle hareket etmediği karşısında düşündüğüm tek şey siyâsî ihtirâsın

insanların etiklerini ve davranış biçimlerini ne biçim deforme ettiğiydi. Daha

sonra ANKA Haber Ajansı'nın 8 Mart 1993 târihli Gündem'inden öğrendiğime göre

Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ileri sürülen iddiaları vârid görmediğini

bildirerek bu suç duyurularını ilgili bakanlara iade etmiş. Evet Türkiye'de, kim

ne derse desin, siyâsîlerin çıkarlarına hizmet etmeyen âdil hukukçular

vardı.



Ocak ayının ortalarına doğru ANAP

İstanbul Teşkilâtı benimle yumuşak bir biçimde temasa geçti. Bunun için seçilen

zât, doktorasını nezdimde ikmâl etmiş olan Prof.Dr. Yalçın Koç'un bacanağı Emre

Kocaoğlu idi. Çok zarif bir diplomat gibi davranan bu zât üzerimdeki bu kadar

maddî ve mânevî baskıdan sonra, ANAP açısından, kamuoyu önündeki reaksiyonumun

ne olacağını öğrenmek istiyordu. Kendisine: "Bakınız Emre bey! çernobil

kazâsının akabinde TAEK'in bütün ilmî faaliyetlerinin bütün sorumluluğu

TAEK'e ve onun başında bulunmuş olan bana aittir. Bütün bu faaliyetlerin

isâbetliliğinin hesabını Elhamdülillāh rahatlıkla veririm. Bu hususta bana ne

Turgut beyden, ne de Câhit beyden bir baskı gelmiştir. Turgut bey bu hususta

bana güvenmiş ve zâten hiç bir işime de karışmamıştır" diyerek kendisini

rahatlattım. Emre bey Türk Demokrasi Vakfı İstanbul Şûbesi'nin bir "çernobil

Basın Paneli" tertiplemek niyetinde olduğunu, bu panele katılıp katılmayacağımı

ve eğer katılırsam kendisine şimdi ifâde ettiklerimi orada da aynı biçimde beyân

edip etmeyeceğimi sordu. Her ikisine de cevabım "Evet"

oldu.



Bu cevabımın ANAP'ı ve

Cumhurbaşkanını iyice rahatlatmış olduğunu kulağıma fısıldayan, o çevrelere

yakın bir tanıdığım bana: "Hoca, sen de ne saftoroz adamsın! Koskoca

Cumhurbaşkanı seni özel olarak telefonla arıyor, koca bir parti ayağına adam

gönderiyor. Seninki gibi istisnaî durumda ben olsam bu fırsatı değerlendirir, en

azından, kafamı sokacak doğru düzgün bir ev ile bir araba sâhibi olurdum"

diye lâtîfe ettiydi. Benim bu taraklarda hiç bezim olmadığından bu lâtîfeye,

tebessümle: "Elhamdülillāhirrabbül âlemiyn! Er rızk alallāh!" diye cevap

verdimdi.



19 Ocak 1993 Salı günü İstanbul

Conrad Oteli'nde yapılan bu panele gazeteci ve dinleyici olarak katılanlar çok

oldu. Panelin tümü sesli ve görüntülü olarak kaydedildi. Panelde rahat rahat

konuşmak ve TAEK'in çernobil kazâsıyla ilgili aldığı tedbirler, ölçüm sonuçları

ve kanser vakalarının fiktif artışı hakkında bol bol izâhat vermek imkânım

oldu.



Gene aynı 19 Ocak 1993 günü

Türkiye Büyük Millet Meclisi çernobil kazâsının Türkiye üzerindeki tesirlerini

araştırıp suçlularını tesbit etmek üzere: Mustafa Parlak, Mustafa ünaldı, Algan

Hacaloğlu, Halil İbrahim özsoy, Evren Bulut, Ergun özdemir, Ertekin Durutürk,

Bülent Akarcalı, Hacı Filiz, Fethiye özver, Fahri Gündüz, Ahmet Sezal özbek'den

oluşan bir Araştırma Komisyonu kurulmasına karar verdi.


Koalisyonun

Oyunu

Tersine Dönüyor

Hürriyet'in 21 Ocak 1993 târihli

nüshasında: "çernobil kelle aldı! Sağlık Bakanlığı Kanserle

Savaş Daire Başkanı Nazmi Bilir, anî bir şekilde görevinden istifâ etti.

Bilir'in beklenmedik istifâsı radyasyon konusundaki siyâsî baskılara

bağlandı..." şeklinde bir haber yayınlandı. Ancak bu işin perde arkasının

bilinmeyen bir ayrıntısı, Prof.Dr. Nazmi Bilir'in, TAEK Başkanlığı'nın resmen

taleb ettiği Türkiye kanser istatistiklerini TAEK'e gönderir göndermez istifâ

mektubunu da Bakan'a göndermiş olmasıydı. Böylelikle siyâsî iktidarın çernobil

kazâsından sonra tedbir alınmaması dolayısıyla kanser vakalarının artmış olduğu

hakkındaki iddiasının koskoca bir siyâsî yalan olduğu bizzat

Sağlık Bakanlığı'nın resmî kanser istatistikleriyle de te'yid edilmiş

oldu.



Lösemili çocukların oranındaki

artış iddiasına gelince bu konuda 1) Hacettepe üniversitesi, 2) Karadeniz

üniversitesi, 3) Trakya üniversitesi Tıp Fakülteleri ve kezâ 4) İstanbul

üniversitesi'nden konuyla ilgili pekçok bilim adamı çeşitli panellerde de yazılı

ve görüntülü basında da birbiri ardına ellerindeki sonuçları takdîm eden

açıklamalarda bulundular. Buna göre : Türkiye'de lösemili çocuk

vakalarının oranında bir artış gözlenmemekteydi. Bu sonuç Uluslararası

Kanserle Savaş Birliği ve Yunan Kanser Cemiyetinin WHO'nun işbirliğiyle 6-8

Aralık 1991'de Atina'da yapılan ve çernobil Kazâsının Uzun Vâdeli

Etkilerine tahsis edilmiş olan bir uluslarası toplantıda Finlandiya adına

sunulan tebliğin içeriği ile de tutarlıydı. Nitekim çernobil kazâsından

Türkiye'den kat kat fazla etkilenmiş olan Finlandiya'da 1980 ilâ 1990 yılları

arasında lösemi oranında bâriz bir düşüş gözlenmişti.



Artık koalisyonun bu konudaki

ipliği pazara çıkmağa başlamıştı. Çernobil kazâsının Türkiye'de umûmun sağlığı

üzerinde bir tesiri olmadığına dair paneller yapılıyor; bilim adamları

konuşuyor, gazetecilerin ve siyâsîlerin sorumsuzluklarının ülkede kollektif bir

paranoya ve histeri ihdâs etmiş olduğunu beyân ediyorlardı. Gazetecilerden de

Ömer öztürkmen, Gürbüz Azak, Altemur Kılıç, Ahmet Kabaklı, Ayhan Songar, Vecihi

ünal koalisyonun oyununu fark etmişler, ver yansın ediyorlardı. Bu konunun

jakobenliğini yapan gazeteciler ise konudan usturuplu bir biçimde uzaklaşma

manevralarına başlamışlardı.



Bu hengâmede pekçok kuruluş da

özel konferanslar ve hattâ geceler tertipleyerek beni çernobil kazâsının Türkiye

üzerindeki tesirlerini anlatmağa dâvet etmeğe başlamışlardı. Bu münâsebetle

İstanbul, Lüleburgaz, İzmit, Adapazarı, Bursa, Ankara, Konya, Kayseri, Trabzon

ve Rize'den aldığım dâvetlerde üç ay içinde toplam 30 kadar konferans verdim; 8

sohbete, 6 panele, çeşitli televizyon kanallarında da 7 müzâkereye ve İstanbul,

Adapazarı ve Trabzon'daki bazı radyo istasyonlarında da sayısını hatırımda

tutamadığım sohbetlere katıldım.



Bu arada Sağlık Bakanı'nın kurmuş

olduğu "çernobil Radyasyon Kazâsının Etkilerini Değerlendirme

Kurulu" da Şubat ayının sonuna doğru raporunu yayınladı. Uz.Dr Ahmet

Dündar Miski (Sağ.Bak. Müsteşar Yard.), Uz.Dr. Servet Erbaşı (Sağ.

Bak. Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü), Op.Dr. Tevfik A. Akıncıoğlu

(Sağ. Bak. Tedâvi Hizmetleri Genel Müdürü), Prof.Dr. Ayşe Akın Dervişoğlu

(Sağ.Bak. A.ç.S.A.P. Genel Müdürü), Uz.Dr. Cemil Kuşoğlu (Sağ.Bak.

Kanserle Savaş Dairesi Başkanı), Sâlih HacıÖmeroğlu (Sağ.Bak. 1. Hukuk

Müşâviri),Prof.Dr. Şevket Ruacan (TÜBİTAK Tıp Araştırma Grubu),

Prof.Dr. Yalçın Sanalan (TAEK Başkanı), Prof.Dr. Önder Berk (Gülhâne

Askerî Tıp Akademisi Onkoloji Bilimdalı Başkanı), Doç.Dr. Nâzan Günel

(Ankara üniv. Tıp Fak. Onkoloji Bilimdalı), Doç.Dr. Nâhide Konuk (Ankara üniv. Tp.

Fak. Hematoloji Bilimdalı), Doç.Dr. Ceyda Karadeniz (Sosyal Sigortalar

Kurumu Ankara Hastahânesi), Doç.Dr. Erkan İbiş (Ankara üniv. Tıp Fak.

Radyobiyoloji Bilimdalı), Prof.Dr. Uluhan Berk (Radyoloji Uzmanı) ve

Doç.Dr. İnci Gökmen11

(ODTÜ)'nün imzâlarını taşıyan bu rapor Sağlık Bakanı'nın popülist

manevralarına indirilen ilk büyük darbe oldu. Raporda:


"... Sonuç olarak: Bugüne

kadar yapılan araştırmalara göre kanser ve doğumsal anomaliler ile radyasyonun

ilişkisini ortaya koyabilmek mümkün olamamıştır.


Bununla birlikte; bu

araştırmaların önümüzdeki yıllarda meydana gelebilecek sağlık problemlerinin

ortaya çıkarılabilmesi için devam ettirilmesi ve sağlıklı çalışan kanser kayıt

sisteminin oluşturulması gerektiği ortaya konmuştur...

"


denilmekteydi. Bunun türkçe

yorumu ise şuydu: 1) Koalisyon ortakları tarafından pompalanmış olan: "çernobil

kazâsı dolayısıyla Türkiye'yi etkilemiş olan radyasyonun kansere ve sakat çocuk

doğumlarına sebeb olduğu" iddiası gerçekle ilgisi olmayan bir hezeyândır; 2)

Sağlık Bakanının Rize Hastahânesi'ndeki Havvâ Toptan isimli bir hastanın

hastalığını bir bakışta tesbit ederek: "Senin hastalığın radyasyondan

kaynaklanıyor" demiş olması da vehmini ilim addeden bir safsatadır; 3) TAEK eski

başkanı Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre'yi lösemili ya da sakat doğmuş olan

çocukların müsebbibi olarak göstermek de âdî bir

iftirâdır.



Bu arada Câhit Aral hakkında verilmiş

bir soruşturma önergesinin TBMM'n-deki müzâkeresi esnâsında Meclis kendisini

Meclis Kürsüsü'nden dinleme kararı almıştı. Câhit Aral'ın konuşmasından sonra,

hakkında bir soruşturma açılması önerisi 17 oya karşı 380 oyla

reddedilmişti.



Ayrıca Uğur Dündar Arena

programının yüzüncüsünde kendisiyle yapılan bir röportajda sorulan "Bu 100

programda hiç hatânız olmadı mı?" sorusuna verdiği cavapta Câhit Aral'a

karşı hatâlı davranmış olduğunu kabûl etmiştir.



Tam bu târihlerde Meclis Araştırma

Komisyonu tarafından ifâde vermeğe dâvet edilmemi beklerken, Komisyon'daki bazı

üyelerin benim cerbezeli davranmamdan çekindikleri için ifâdeme müracaat

edilmesine karşı oldukları haberi geldi. Bu haberi başka kaynaklardan te'yid

ettiremedim. Buna karşılık çernobil kazâsı ile hiç ama hiç ilgisi olmayan

kimselerin ifâdelerine resmen müracaat edildiği ve bunların pek âlâ zabta da geçirtildiği haberini birkaç yerden te'yid

ettirmek imkânım oldu. Nükleer enerjiye ve TAEK'e düşman, çevreci geçinen ama

aslî mesleklerini inkâr edip bir başka türlü popülizm peşinde olan bazı kimseler

Komisyon'da dinlenmiş-lerdi. Ankara'dan kulağıma, SHP kökenli üyelerin pekçok

karşıt görüşlü kimsenin tanıklığına müracaat ederek Komisyondaki dengeyi

Koalisyon'un tarafına döndürmeğe çalıştıkları dedikoduları ulaştı. Bunun üzerine

ben de II. Bölümde takdîm ettiğim 21 Şubat 1993 târihli raporu kaleme alarak

TBMM Başkanı'na, Meclis Araştırma Komisyonu Başkanı'na ve bütün Komisyon

üyeleri'ne ayrı ayrı yolladım.



Komisyon'un çalışması dokuz buçuk ay

sürdü. Sonunda ortaya 8 punto harflerle basılmış 103 sayfalık bir rapor çıktı.

Bu rapor 1993 yılının sanırım Kasım ayında TBMM'nin bir gece oturumunda kabûl

edildi. Böylece çernobil kazâsı sırasında ve akabinde görevde olan özal hükûmeti

ile TAEK gibi tüzel kişiliği haiz olanlar da dâhil olmak üzere sanıkların hepsi

beraat etti. Koalisyon ortaklarının iddialarının sâdece mesnetsiz iftirâlar

olduğunu ortaya koyan bu raporun kabûlünün Basın'da yer almasına gizli eller

mâni oldu. Haber yalnızca Hürriyet'in birinci baskısında ve o da birkaç satırla

çıktı, o kadar! Bu raporun başı ve sonuçlar kısmı II. Bölümde takdîm ettiğim

raporumun ardında yer almaktadır.



Bütün bu hâdiseler sırasında telefonla

ve Basın yoluyla bana edilen hakāret, küfür ve iftirâlara karşı tanıdığım

tanımadığım pekçok kişiden de bana olan itimadlarını dile getiren telefon ve

mektuplar aldım. Ama bunlardan birini özellikle burada takdîm etmek istiyorum.


21 Mayıs 1993

Muhterem

Efendim,

Uzun seneler Almanya'da radyoterapist

hekim olarak icrâ-i faaliyet ettikten sonra dokuz sene önce dönmüş olduğum

Türkiye'mde müşâhede ettiğim pek çok garip hâdise ve tutum arasında bendenizi

çernobil kazâsı ile ilgili şamata kadar rahatsız ve rencîde edenine

rastlamadım.



çernobil kazâsının pek çok vechesini

aksettiren ve bu vechelerin tahlillerini yapan almanca, fıransızca ve ingilizce

yabancı dergiler, raporlar ve kitaplardan iktisab etmiş olduğum mâlûmâta

istinâden kıymetli gazeteci, üniversite hocası ve iş adamı dostlarımla bunların

memleketimizdeki amme efkârında ihdas ettiği çalkantıların menşei hakkında

yaptığımız münâkaşa ve müzâkereler sonunda hâsıl olan kanaatimi ve infialimi

dile getiren aşağıdaki mârûzatımı dikkatinize hürmetlerimle takdim ediyorum,

Efendim.


(İmzâ)


Feyzullah G. Diner



BASININ VE

RİCÂLİN(!) LÖSEMİ SUÇLULARI: ÖZAL, ARAL VE ÖZEMRE


İÇİN BAŞLATTIKLARI KERİH KAMPANYAYA KARŞI NEFRETİMİN İFÂDESİDİR



Gınâ verdi çernobil, temcid pilâvı

gibi.


Mâlûm Basın da aştı, heyhât,

artık edebi!


Bunlar ikinci defa çernobili

patlattı!

Millî huzuru, bakın, kimler

kimlere sattı?


Ve ne dolaplar döndü, bütün bunlar

uğruna!

Vicdansız rüzelânın katkısı ne,

soruna?


Bir yabancı şirketin milyarlık

ilânları

Kime ve nasıl gitti? Fehmedin

olanları!


Kezâ bir gazetenin, niçin,

trilyonluk borcu

Bir günde ertelendi? Taaffün burcu

burcu!


Ricâl'den kimdir olan bu pazarlığa

âlet?

Sahneye nasıl kondu bu finansal

rezâlet?


Nifâkı körükleyen: bir gazete, bir

TV;

Nasıl huzur bahşeder bunlara

sokağa, eve?


İngiliz yanlısıdır, sinsice, bu

gazete;

TV ise prim verir gıybete,

rezâlete.


Her şeyi satar bunlar, şahsî

avanta için;

Yağdırırlar, parayla, ister gıybet

ister kin.


Olsa, mes'ul makamda, dörtdörtlük

birkaç adam,

Bunca dert ve gâile etmezdi arz-ı

endâm.


özal, Evren, Özemre, Aral ve

Doğramacı,

Mücrim ilânı için, oluşturdu

amacı.


Aral'ın da, rezilce, çarpıtılıp

beyânı,

Göz önüne serildi hepsinin

ihtiyânı(!)


Saldırdı kuduz gibi gene echel-ü

erzel;

Bu türlü takdir etmiş, heyhât,

Rabb-i lâyezâl!


üç maksada yönelik bu bir mel'un

nifaktı.

Birincisi, özal'ı hırsla

tartaklamaktı.


Nükleer santrali tezyif için,

sâniyen,

Gınâ veren senaryo tezgâhlandı

yeniden.


Karar verince Devlet bir nükleer

santrale,

İhdas etti şer güçler başımıza

gāile.


Sıkıntıyı çıkartan mendburları

görün;

Ve bu sefil gürûhun suratına

tükürün!


Meğer Petrol Karteli emretmiş

tepelerden:

"Petrole bağımlılık sana en uygun

giden.


çernobil kazâsında bile

başındakiler

Bütün çocuklarını lösemili

ettiler.


Bak işte gördün TAEK denen âciz

Kurumu.

Saptar ODTÜ Raporu, bilgece(!), bu

durumu.


Bil, nükleer enerji yalnız ölüm

getirir.

Uslu ol, reddet onu; aklın başına

devşir!


Yararlansa Türkiye bu nükleer

imkândan,

Kartel'in bilânçosu fire verir

durmadan.


Tükaka edilmeli, onun için, bu

santral,

Bunu savunsalar da Özemre ile

Aral".


Ciddî tatbik edildi Kartel'in bu

fermânı.

Arsız "Beşinci Kol"un yok millete

amânı.


O yabancı şirket de Kartel'!in

malı, hayret!

Hem santrale hem çaya uzanan bu

mel'anet,


İngiliz çaylarını pazarlarken bir

yandan,

Nükleer santrali de yermekte idi;

nâdân!


Vurmak için ülkenin ilerlemesine

ket,

Anti-propagandanın menşeidir bu

şirket,


Ne kadar ebleh varsa, gütmeğe öküz

gibi,

Hepsi de tâlib oldu îtiraza,

bittabi.


İşte bunun için de anti-nükleer

şovlar,

Mitingler, protestolar birbirini

kovalar.


Sâlisen
, hıyânetle çayımız rezîl

oldu.

İngiliz-severlerin cepleri para

doldu.


Lipton, Tedley ve Ricvey... ve

daha niceleri

Oldular, marketlerin, bir anda

eceleri.


Edildi Türk çayının içine

meserretle;

Nasıl kurtulsun Devlet bunca câhil

meretle?


Pek teşnedir îlâna cehâletini

câhil,

Ettiği haltı görmez; asla olamaz

kâhil.


Evhâmını ilm sayan bilgin

bozuntuları

Olmakta, bundan nâşî, mel'anet

tortuları!


Bunların dayanağı bir yalandı,

kocaman;

"Lösemi arttı" dedi bir kâzib-i

bed gümân.


Bu yalana dayanan bazı görgüsüz

Ricâl(!)

Sunulan çayı bile reddetti bi'l

isti'câl.


Siyâsî ikbâl için, bühtan edip her

merde,

"çernobil kurbânıdır" dediler her

velede!


Hınzırlık semâsına doğru takınca

kanat,

Müstekreh bir şov oldu her siyâsî

beyânat.


Durumdan yararlanan çok erâzil

kudurdu.

Hayâsızca menfaat çarkları döndü

durdu.


Aynı kaba edenler görgüsüz Ricâl

ile

Mat oldular, âlimler verdiği ân

elele.


Resman dilini yuttu şovmen Sağlık

Bakanı,

Birkaç Tıp Fakültesi çürütünce

yalanı:


"çernobil lösemiyi arttırmadı,

bu kesin"!

Bu gerçek karşısında kâzibler ne

halt etsin?


Artık idrâk etmeli bu oyunları

Millet.

"Ekonomik

harp"dir

bu; gâyesi: millî zıllet.


Ama Basın ve Ricâl(!) bozmuşlardı

huzûru;

Kolay düzeltmez bunu, hakikatın

zuhûru.


Baş tâcı edilmesi gereken Özemre

de

Hedefti hıyânete; ma'rûzdu azîm

derde.


Pişman etmek üzere, geldiğine

Dünyâ'ya,

Echel-erzel gürûhu saldırdılar

Hoca'ya!


Bu kadr-ü kıymet bilmez ma'lûl-i

idrâk gürûh:

Mahzâ cesed, mahzâ nefs; ve

muhakkak bilâ rûh!


Yırtındı tüm erâzil; itler gibi

ürüdü,

Ama bu nâfileydi; ilm kervanı

yürüdü.


Hoca da , Mâşâallah, fevkalâde

dayandı;

Sabrı, teslimiyyeti, vekarı:

bî-pâyândı.


Aslında istendi ki ma'zûl olan bu

Başkan

Suçu atsın özal'a bilâ edeb ve-l

erkân!


Bilmezler ki bu Hoca: "İstanbul

Beyfendisi";

Tam bir "Eski Osmanlı"; haysiyyet

âbidesi!


Adâlet ve ihsân ile emrolunmuş

besbelli;

İslâm'dır, âşikâr ki, ahlâkının

temeli.


Olsa da, Rab'dan başka, bir

dayanaktan yoksun

Bu "ilmi muhkem" âlim neden ve

kimden korksun?


Bu gürûhu, ilm ile mat ederek bu

adam,

Rezîl etti topunu TV'de bilâ

hüddâm.


O tevâzu sâhibi ve zarif zâtın

bile

Sabrı taştı ekranda, kükredi

celâliyle.


çaktı suratlarına bir osmanlı

tokadı,

"Sizi gidi

cühelâ!",

bomba gibi patladı12.


Girdi popolarına cühelânın

dilleri;

Hoca ise, her zaman, sözünün

şaşmaz eri.


Ve bu celâl onları bir anda etti

halâk,

Sönüp gitti, hayrettir, bu nifâk-ı

muallâk!


Yırtınmıştı cühelâ, her fırsatta

muttasıl;

Boşa çektiler kürek; geçti gitti

bu fasıl.


Tecellî eder mutlak, hak-hakıykat

güneşi,

Hattâ hâîl olsa da, cehlin

vehminin leşi.


Lâyıktır erâzilin, tel'îne

mel'aneti.

Yıpratmayız onlara bu kutsal

emâneti.


O kutsal emânet ki Milletin

huzûrudur;

Edeble hıfzıdır ki rüzelâyı

kudurtur.


Hıfzet münâfıklardan Sen bu

Milleti, yâ Rab,

Türâb olmasın yurdum min-el bâb

ilel mihrâb!



Bu zât çernobil kazâsını tâkib

eden çilem esnâsında da bana 9 Eylûl 1986 târihinde aşağıdaki Ağıt'ı

yollamıştı:



TÜRKİYE ATOM ENERJİSİ KURUMU (TAEK) BAŞKANI


PROFESÖR ÖZEMRE'YE AĞIT

Tartışılmakta gene

TAEK'in tüm hizmeti,

çernobil kazâsına dahli (!) ve

hezimeti(!).


Suçlamalar nedense hep Başkana

yönelik,

Gazetelere baksan adam etmez

metelik.


Başkanın tek dediği: "Olmayınız

bîhuzur;

Radyasyon açısından gıdâlarda yok

mahzur.


Derin bir ilimdir bu! İdrâk edemez

herkes;

Bütün endîşenize ilmî vicdânım

ma'kes!"


öküzlerin altında buzağıyı

aramak

Şimdi artık revaçta; cinnete kaldı

ramak!


Bir kesimin gâyesi ise dövmek

bağcıyı

Ve de temyîz etmemek lâtif ile

acıyı:


"Hayır bize rakkam ver! Bir her

şeyi anlarız;

İlmde, politikada hem yektâ hem

cebbarız".


Röntgen, küri, rem, zîvert, gırey,

bekörel ve rad!

Ne acâyip birimler! Nedir

bunlardan murad?


Bunu tefehhüm edip anlayacak

kimler var?

Olsa olsa üç günde uzman kesilen

davar!


çernobil kazâsı da geldi palaz

pandıraz,

Sürükledi peşinden bir sürü süflî

maraz.


üç günde uzman çıkıp fiyakalı lâf

eden,

Açık tentürdiyotu etkin ilâç

addeden,


Gebelerin karnını monitörle

dinleyen,

Felâket müjdecisi olup zevkten

inleyen


Bir sürü ucûbeyle korkak, câhil,

asalak

İlmi de temkini de ettiler

tepetaklak.


Kendilerince kurup bir kamu

mahkemesi

Yüklendiler Başkana çıkmasın diye

sesi.


"Radyasyon yoktur dedin; varmış

işte, yalancı!

Sensin bu cemiyete vermekte bunca

sancı!


çıkardığın belânın içe çöker

acısı,

Seni gidi ahlâksız, Hükûmet

şakşakçısı!


Ette, sütte, tütünde, fındıkta

suçlu sensin;

İstifa et de artık kısılsın çatlak

sesin".


Adamcağız ne yapsın bunca ebleh

güruhla?

Hepsi de müteharrik intikamcı bir

ruhla.


Pervâsız cühelânın sözü hüküm

oluyor,

İlim ve temkin dahi irticâ

sayılıyor.


Anlatmak mümkün mü ki beşbin

bekörel dahi

Sağlığa zarar vermez. Ama herkes

bir dâhî(!)


Bîçâre bir mantıkla boldur

kesenler ahkâm

öne çıkma tutkusu tanımaz temkin,

makam:


"Peki, niye Avrupa ille de altıyüz

der?

Bu tehlike sınırı vermez mi sana

keder?"


Bu, tehlike değil ki; ancak siyâsî

karar.

Sonuçları da yalnız o ülkelere

yarar.


Ekonomik ambargo için bahânedir

bu.

Sanmayın ki bu rakkam gerçekten

ilmî tabu.


Bizde ithâlât için sınır:

ikiyüzseksen!

Ya buna ne buyurulur? Düşün sen

âkil isen!


Yersen beşbin bekörel düşünmeden

pek derin,

Yüzmilyonda beşbuçuk ihtimâli

kanserin!


Bu da fasarya demek! Ama gel anlat

bunu,

Câhil idrâk etmiyor, zâten ilm

değil konu!


Radyasyon bir bahâne, gâye ise:

ihtiras

Tatminidir. Böyle bil! Bu ne kötü

bir miras!


Nerede var ise bir dirâyetli

idâre,

Aç kurtların hışmına bulunamıyor

çâre.


Korkulur, gider Başkan son bir

oyuna kurban,

Câhilin iftihârı: bu insafsız

daraban!


Ortaçağ tavrı ile edilmekte

ikāme,

İlmle cehl arasında Papa'ca bir

mahkeme.


Câhiller sanki Papa; Başkan ise

Galile,

Acep ne kadar sürer bu çileli

gāile?



Bu

çileli gāilem el'ân da sürmektedir.







[1]Hayatımın bu bölümünün

hikâyesini: "Geçmiş

Zaman Olur Ki..." başlıklı hâtıratımda ayrıntılarıyla anlatmış

bulunuyorum (Kubbealtı Neşriyatı, 247 sayfa, İstanbul, 1998).

[2]Bu çilelerimin bir bölümünü

"Türkiye'nin çernobil çilesi" (Nehir Yayınları, 287 sayfa,

İstanbul, 1993) ve "Portreler, Hâtıralar..." (Kubbealtı

Neşriyâtı, sayfa, İstanbul, 2001)

başlıklı kitaplarımda ayrıntılarıyla anlatmış bulunuyorum.

[3]Bu olayın ayrıntıları için Bk. "Türkiye'nin çernobil

çilesi", s. 141-144 ve 219-238, : "Geçmiş Zaman Olur

Ki...", s. 227-236.

[4]Rahmetli özal azlimden iki

ay sonra müşterek bazı dostlarımızın, gıyâbımda, bana yapılmış olan muamelenin

çiğliğini ve azlime sebeb olan iftirânın mesnetsizliğini kendisine

anlattıklarında üzüntüsünü ifâde ederek beni Başbakanlıkta bir danışman

kadrosuna atamış.

[5]Câhit Aral daha sonra Milliyet

gazetesi yazı işleri müdürü Eren Güvener ile muhabir Ercüment İşleyen aleyhine

de kendisine karşı yayın yoluyla madde-i mahsûsa tâyini ve isnâdı sûretiyle

halkın hakāret ve husûmetine mâruz kalacak şekilde, nâmus ve haysiyetine

dokunacak şekilde isnadda bulundukları gerekçesiyle dâvâ açmış ve Mahkeme

iki sanığı da suçlu bularak birer yıl hapis ve ağır para cezâsıyla

cezâlandırmalarına karar vermiş ama hapis cezâlarını da daha sonra para cezâsına

çevirmiştir.

[6]Bk. Deprem ve

İlmî Temkin isimli makâlem.

[7]Suçluluk ancak kişinin suçlu

bulunduğuna dair mahkeme kararının kesinlik kazanmasıyla sübût bulur. Ama

Türkiye'de ideoloji uğruna bir kişinin suçlu ilân edilmesi için bu prosedüre

gerek duyulmamakta ve bazı kimseler kendilerinin rahatlıkla mahkemelerin,

Danıştay'ın ve Yargıtay'ın yetkileriyle donatılmış olduklarını vehmedebilmekte

ve bu vehimlerini mükteseb bir hakmış gibi telâkki ederek bunu fütursuzca izhâr

edebilmektedirler.

[8]Bâdî: mûcib,

sebeb.

[9]Radyasyonlu çay terânesinin

Türkiye'nin uzun zaman gündeminde tutmak üzere yapılanlar için II. Bölüm'e ve

Türkiye'nin çernobil çilesi kitabıma bakınız.

[10]45 dakikada 10.000 telefon

konuşmasının nasıl, üç ayrı işlem sonucu: 1) alındığını, 2) dinlendiğini ve 3)

sonuçlarının istatistiğinin tutulduğunu bugün dahi izah edebilmiş değilim.

[11]İnci Gökmen, Aykut Kence ve

Olcay Birgül ile birlikte, "... sâdece çaydan alınacak radyasyonun bile

gelecek nesillerde birçok çocuğun ölü ve sakat doğmasına sebeb olacağı..."

iddiasını dile getiren ve Basın'da ODTÜ Raporu diye bilinen raporun üç müellifinden biridir. Bu rapor, ne

yazıktır ki Basın'ın da pompalamasıyla, hanımlar arasında ihdâs ettiği korku ve

vehim yüzünden en azından İstanbul'da pekçok hâmile kadının kürtaja müracaat

etmesine sebeb olmuş olan bir beyannâmedir. Kendisinin Sağlık Bakanlığı'nın bu

kurulunda eski vehminden rücu etmiş olmasını gene de bir olgunluk addetmek

gerekir. (Bk. Türkiye'nin çernobil çilesi, s.

185-217)

[12]30 Ocak 1993'de Magic Box

televizyon kanalında gazeteci Ahmet Tan'ın sunduğu bir açık oturuma katılmıştım.

Gürbüz Azak, Türkiye gazetesindeki Dürbün köşesinde 1 Şubat 1993'de

bununla ilgili olarak şunu yazmıştı:

Profesörleri Azarlayan

Profesör


Eziklik duygusu başımıza

dert. Ezilmeğe bayılıyoruz. Dahası, küçülmeğe can atıyoruz. Radyasyon

meselesinde bir daha su yüzüne çıktı ki, bizim aydınlar (profesör bile

olsalar) ezilmeğe meyilli. Bundan, büyük zevk

alıyorlar.


Münevver zümre kendisiyle

birlikte; çevresini, bölgesini, ülkesini; silik, çâresiz, güçsüz, rezil görmeğe

âmâde yaşıyor. Deneyin isterseniz... Bir toplulukta "Türkiye dünyanın en geri

ülkesi" deyiverin. Yarıdan çoğu size arka çıkacaktır. "Biz ilkeliz,

uşağız, sömürülüyoruz, rezilin tekiyiz" dedikçe alkışlar çoğalır. Niye ki?

Nereden çıktı bu aşağılanma merakı?


Televizyonda;

mesleğine ve meselesine hâkim saygıdeğer ilim adamı Ahmet Yüksel Özemre

diyor ki: "Türkiye, çernobil olayından ürkülecek boyutta zarar görmedi". Sunucu

ile karşı sıradaki kravatlı adamlar köpük köpük itiraz ediyor: "Hayır

gördü". "Türkiye mahvolmamımıştır!". "Hayır olmuştur!". "Doğmuş ve

doğacak çocukların sağlığından endişe etmeyin. Çaylarda zararlı ölçüde radyasyon

yok!". "Hayır, var!". Kazâra, sayın Özemre: "Herkesin hayatı

tehlikede" deyiverse, tamamı zil takıp oynayacak. Evet, evet,

sevinçten zil takıp göbek atacaklar.


Bunun adı

"Mazoşizm"dir. Yani hırpalanmaktan zevk alma hastalığı. Sayın Özemre

oturumun ortalarına doğru bu hastalığı keşfedip patladı: "Hadi oradan

câhiller! Sizler hepiniz câhilsiniz". Hayret! Bu azarı işitenler o saniye

bir rahatladı, bir mayıştı ki, görmeyin. Oturum da, ezilme ve hırpalanma

hastalarının mutluluğu ile sona erdi.


Aman be Hocam! Şu azarı baştan

düşünüp bunca patırtıyı bize dinletmeseniz olmaz mıydı? Demek, bazılarının

üstüne böyle gidilmeli. İğneli dilli, eli sopalı ve bol azarlı. Kibar âlim

Özemre, bu ezik adamlara tahammül gösteremedi ve patladı. Karşı

görüştekileri mutluluğa uçurdu.


Ciddi söylüyorum: Aydınlarımız

silikliğe, çâresizliğe, üçüncü sınıf adamlığa, ülkeyi zavallı görmeğe çok

meraklı. Hele azarlanmaya.


Tasarım & Geliştirme | kerataif