Buradasınız

BİLGİ ÇAĞINDA HİKMET'İN YERİ VE ÖNEMİ

BİLGİ

ÇAĞINDA


HİKMET’İN

YERİ VE ÖNEMİ


Prof.Dr.

Ahmed Yüksel Özemre



"Bilgi Çağı" Ne

Demektir?


İçinde yaşadığımız yüzyıla,

başından itibâren, pekçok isim takılmıştır. "Bilim Çağı", "Atom Çağı",

"Radyoaktivite Çağı", "Bilimsel Devrim Çağı", "Nükleer Çağ", "Elektronik Çağı",

"Uzay Çağı", "Post Modern Çağ".... ve sonunda da, bilgisayarların cemiyetin her

düzeyinde gündelik hayata girmesiyle dillere pelesenk olan, "Bilgi (ya da ) Enformatik Çağı" bunlardan

yalnızca birkaçıdır.




Enformatik (yâni Enformasyon Teorisi ve

uygulamaları) açısından "bilgi" (ya

da enformasyon) tek bir harften ya da rakamdan tutunuz da bir senfoniye

kadar her türlü göze ve kulağa hitâb eden olayların, üzerilerinde her türlü

fiziksel işlemlerin yapılabildiği, elektronik akımlarla ikāme edilmiş

şeklidir.Yâni, daha kolay bir biçimde muamele edilmek üzere şifrelenmiş olan bilgi daha doğrusu veri'dir. Bu şifreleme işlemini

gerçekleştiren, bu verileri amaca uygun çeşitli şekillere sokan ve sonunda da

şifreyi çözerek idrâkimize sunan araçlara da, işlevlerine göre, bilgisayar ya da mikro-işlemci denir. Kaset ve kompakt disk

çalarları, radyoyu, televizyonu, video araçlarını, otomatik para makinalarını,

otomatik meşrûbat makinalarını, parkmetreleri, bulaşık ve çamaşır makinelerini

çalıştıranlar hep mikroişlemcilerdir.

çok daha girift makinalar olan

bilgisayarlara gelince bunlar her türlü muhasebe işlemlerinden tutun da öğrenci

Yerleştirme Sınavı sonuçlarının elde edilmesine, otomatik freze tezgâhlarından

çalışmasından tutun da Airbus 340 uçaklarının kullanılmasına, bir televizyon

kulesinin tasarımından tutun da Uzay Mekiği'nin tasarımına, bir büyük tankerin

Büyük Okyanus'daki rotasının tesbitinden tutun da bir haberleşme uydusunun

yörüngesinin tesbitine, Dünya'nın en büyük teleskopunun göğün belirli bir

noktasına tevcihinden tutun da Scout füzelerinin tevcihine...ilh kadar her

alanda uygulama imkânı bulmaktadırlar. Bu itibarla, bugün, bilgisayar desteksiz:

tasarımdan, ticâretten, sanayiden, haberleşmeden, eğitimden, kısacası toplumdan

bahsetmek mümkün değildir.



Bilgisayarların ulusal kalkınmada,

refahı arttırmada, işleri düzene sokup sonuç almada ve hattâ karar mekanizması

araçları olarak da vaz geçilmez bir biçimde kendilerini kabûl ettirmiş ve

gitgide artan bir yoğunlukta ve verimlilikte kullanım alanları bulmuş olmaları

çağımızın (enformatik anlamında)

"Bilgi çağı" diye isimlendirilmesini haklı kılmış

bulunmaktadır.



Bununla beraber bütün bu

teknolojik gelişmeler ahlâk ve hukuk açısından öngörülemeyen pekçok mahzuru da

birlikte getirmiştir. Finans ve diğer stratejik kurumların merkezî

bilgisayarlarının şifrelerini kırarak veri tabanlarına zarar vermek, bu yolla

bir hesapdan bir başkasına para aktarmak, bilgisayarların işlemelerini bozmak ya

da tamâmen kilitlemek için bilgisayar virüsü programları yazıp gerçek bilgisayar

virüsü salgınlarına sebep olmak, ticârî değeri olan programları çoğaltıp satarak

bundan haksız kazanç temin etmek, "İnternet" aracılığıyla ahlâk ve yasa dışı

bilgi aktarmak ya da ona buna küfür edip iftirâ kampanyaları düzenlemek, ve

insanları yasa dışı amaçlar için fişlemek bugün artık ülkemizde bile olağan

vakalardan olmuştur.



Bilgisayarın bu büyük gelişimi ve

uygulamalarının yaygınlaşması karşısında ortaya çıkan söz konusu mahzurların

ortadan kaldırılması bugün mümkün görülmemektedir. Bu durumdan fazlasıyla

şikâyetçi olan Batı ülkelerinin çoğu, elzem ve de isâbetli bir kararla, çözümler

ihdâs edebilmek üzere parlamento düzeyinde "Ahlâk Komite"leri kurmakta ve

bilgisayarlı uygulamaların hangi şartlarda: 1)

kişi özgürlüğünü sınırlayıcı, ve 2) kişisel hakları engelleyici olduğunu

tesbit ederek gerekli yasaları çıkarmaktadırlar. Ama mesele tümüyle halledilmiş

olmaktan henüz çok uzakta bulunmaktadır.



Felsefedeki

"Hikmet"


Rivâyete göre felsefe kelimesinin

türetildiği filo-sofos kelimesini ilk defa M.ö. V.

yüzyılda ünlü matematikçi Pitagoras ortaya atmıştır. Kendisine bilge (eski Yunanca'da: sofos, Arapça'da ve Osmanlıca'da: hakîm), yâni o günkü anlamına göre "eşyânın doğası ve içeriği ile uğraşan ve

bunların nihaî gerçeğini bilen" biri olup olmadığı sorulduğunda Pitagoras,

samimî bir tevâzu ile: "Hayır; ben sofos

(yâni bilge ya da hakîm) değilim.

Yalnızca filo-sofos'um; yâni

Bilgeliğin (Hikmet'in; eski

Yunancada: Sofos'un bir dostu (filos'u)yum; aslā ona mâlik ve onun

sâhibi değilim" demiş olduğu nakledilmektedir.



Şu hâlde, Pitagoras'a göre:

Hikmet'in dostu olmak yalnızca Hikmet hakkında bilgi sâhibi olmayı değil, fakat

aynı zamanda bir de özel bir tavır sâhibi olmayı gerektirmektedir. Hikmet

hakkında bilgi kazanmak mümkündür ama Hikmet'in kendisine sâhip olmak, onu

çalışıp çabalayarak kazanmak mümkün görünmemektedir.



Pitagoras'ın ağzından Hikmet'in vehbî olduğuna delâlet eden bu olgu,

Kur'ân'da: "O (Allāh) Hikmet’in

sâhibidir" (LXII/3) ve "Allāh

Hikmet’i dilediğine verir. Kime Hikmet verilmişse gerçekten de (ona) çokça hayr

verilmiştir. Bunu da ancak ûlü-l elbâb (akıllarını dirâyet ve isâbetle

kullananlar) anlar" (II/269)

âyetleriyle te'yid edilmektedir. Bu son âyet ise Hikmet'in kesbî (yâni çalışıp

çabalamayla) değil vehbî (yâni Allāh tarafından verilen) olduğunun islâmî

delîlidir.



Kur'ân'da Hikmet kelimesi 17 ve

Hakîm kelimesi de 92 kere geçmektedir. Her şeyden önce:



  • Allāh

    Azîz ve Hakîm'dir (LXII/1 ve 3).


  • Rab

    Hikmetleri'nden (dilediğini) vahy

    eder (XVII/39).


  • Peygamberlere Kitab ve Hikmet'i

    veren O'dur (III/81, IV/54 ve 113, V/110, XXXI/12).


  • Hazret-i Dâvûd'a hükümdarlık ile

    Hikmet'i veren de O'dur (II/125, XXXVIII/20).


  • O

    peygamberler de insanları Rabb'ın yoluna Hikmet ile dâvet etmek (XVI/125) ve bu

    Kitab'ı ve Hikmet'i insanlara öğretmekle yükümlüdürler (II/129, ve 151, III/48,

    ve 164).


  • Peygamber insanlara Hikmet getirir

    (XLIII/63).


  • İnsanlar ise, öğüt alsınlar diye

    kendilerine indirilmiş olan Kitab ile Hikmet'i hatırlamalıdırlar (II/231,

    XXXIII/34).


  • İnsanlara onları kötülükten vaz

    geçirecek nice önemli haberler gelmiştir; bu büyük bir Hikmet'tir ama (bundan yüz çevirene) bu uyarılar ne

    yazık ki fayda vermez (LIV/4-5).


Bütün bu âyetlerden: 1) Hikmet'in

aslî sâhibinin Hazret-i Allāh (c.c.) olduğu, 2) Hikmetleri'nden dilediğini vahy ettiği, 3) Hikmet'in

kazanılan bir şey değil de ancak Allāh tarafından verilen bir şey olduğu, 4)

Hikmet dolayısıyla zuhur eden hayrların ancak aklını isâbetle ve dirâyetle

kullanabilenler (ûlü-l elbâb)

tarafından idrâk edilebildiği sonuçları çıkmaktadır.



Kur'ân'da bu kadar yüksek bir

mevkide bulunduğu bildirilen Hikmet kendisine vahyedilmemiş ve verilmemiş olsa

bile Hikmet'i sevmek, aramak ve O'nun dostu olmak dahi insan için müstesnâ bir

fazîlettir.



İslâm âlimleri sâyesinde Avrupa'ya

yayılan Felsefe'nin XVIII. yüzyılın sonlarına doğru bu "tavır yönü" gitgide silikleşmiştir.

Filozof kelimesi de, aslında Hikmet'e yönelik dengeli bir tavır sergileyen kimse

olarak algılanmakta iken bu kavram gitgide kavram kaymasına uğramıştır. Meselâ

Ortaçağ'da simyâ ilmi ile uğraşanlara yâni metalleri altına dönüştürme hayâli

ile mâlûl olanlara da filozof denilmiştir. Daha sonraları XVIII. yüzyılda yazılarıyla cemiyetteki aksaklıkları dile

getiren ve özellikle de Katolik

âlemi'ndeki taassuba karşı çıkan Voltaire, Rousseau, Diderot, D'Alembert gibi

yazarlara; XIX. yüzyılda Victor Hugo, Rabindranat Tagore ve Rıza Tevfik gibi

şâirlere; XX. yüzyılda ise Shrî Auribindo gibi yogilere, Gurdjieff gibi

madrabazlara, Lenin ve Troçki gibi ihtilâlcilere ve hattâ Stalin gibi

diktatörlere bile filozof yâni hikmeti seven etiketi

yapıştırılmıştır.



İslâm'da

Hikmet'e

Yönelmenin

Yolları



İslâm mütefekkirleri arasında bir

taraftan İsmâil Ankaravî (?-1631), diğer

taraftan da Muhyiddin İbn 'Arabî (1153-1240) Hikmet hakkında çok derin içerikli

iki tanım bırakmışlardır. İsmâil Ankaravî:




"... Hikmet, sözünde ve yaptıklarında isâbetli

olmaktır... Hakîm o kimseye derler ki her şeye hakkını verir ve zamanı gelmeden

hiçbir şeyi aceleye getirmez",


İbn 'Arabî

ise:


"... Hikmet, insanın gücü nisbetinde Allāh'a

benzemektir... İnsan elbette ki mâbûd olamaz. Fakat O'nun sıfatları ile

sıfatlanabilir"


demektedir.



Ankaravî'nin tanımı Hikmet'in

günlük hayattaki yâni zâhirî

kriterini veren, kendisi de bizâtihî hikmetli bir sözdür. İbn 'Arabî'nin

tanımı ise Hikmet'in bâtınî boyutu

ile ilgilidir. Yaptıklarında ve sözünde isâbetli olmak, her şeye hakkı ne ise

onu vermek ve zamanı gelmeden hiçbir işi aceleye getirmemek Cenâb-ı Peygamber'in bilinen vasıflarıdır. Şu

hâlde insan Hikmet ile hareket etmek isterse: 1) zâhiren Hazret-i Peygamber'i, 2) bâtınen ise Hazret-i Allāh'ı örnek

almalıdır. Birinci yol "Emri bil mâ'rûf

ve nehyi anil münker" yoludur; yâni Kur'ân ve Sünnet'in yoludur. İkinci yol

ise, intisâbı herkese nasib olmayan, kâmillerin yolu olan "İlm-i Ledün"

yoludur.



İnsanların Hikmet'e kavuşmalarını

ve hakîmâne bir tarzda davranmalarını önleyen unsurların başında onları Dünyâ

hayatına çeken nefis'leri ve bu

nefislerin de: 1) yalnızca kendini düşünme, ve 2) vehim sâhibi olma özellikleri

gelir. Bunların tasallutundan kurtulabilenler

Dünyâ'nın da tasallutundan kurtulmuş olurlar.



Bunların tasallutundan

kurtulamıyanlar Bilgi çağı'nda yaşıyor olsalar bile aslā adâleti tesis edemez,

âdil davranamazlar. Hele bu gibi kimseler, hasbelkader iktidar sâhibi iseler,

ellerindeki bütün imkânları kendi nefislerinin tâ'zîz ve tekrîmi için seferber

ederler. Kendilerini ne kadar büyük, ne kadar elzem, ne kadar vaz geçilmez, ne

kadar yeri doldurulamaz, hâkim oldukları zümre için ne büyük bir lûtuf; her

fırsatta tekrarladıkları basmakalıp sözlerin her birinin ise ne büyük birer

kerâmet; herkesin gözü önünde sergiledikleri beceriksizliklerin, kaypaklıkların,

dönekliklerin ve çıkardıkları nifakların ne hakîmâne bir tutum; kendi

şahıslarına perestiş etmenin ne isâbetli bir iş; örf ve kānunları çiğnemelerinin

ise ancak kendilerine tanınan bir hak olduğu vehmiyle sağduyulu kimselerin

indinde rezîl olmaya devam ederler.


Sonuç

"Bilgi çağı" Târih'in en parlak teknolojik çağı olmasına, beşeriyete

bundan 50 yıl öncesine kadar bile düşünülmesi mümkün olmayan nice olağanüstü

imkânları temin etmiş olmasına rağmen sağduyusuz ve hikmetsiz yaşanacak

olursa, yalnızca, şahısların putlaştırıldığı ve halk kütlelerinin bedbin

ve bedbaht kılındığı bir çağ olacaktır.



* *

*

Tasarım & Geliştirme | kerataif