Buradasınız
ÇERNOBİL KAZÂSININ ETKİLERİNİN TÜRKİYE'DEKİ İLK 10 GÜNÜ
TÜRKİYE'DEKİ İLK 10 GÜNÜ
Prof.Dr.
Ahmed Yüksel Özemre
Atom Enerjisi Kurumu Eski Başkanı)
Kriz Öncesi
Cezâyir Başbakanı
Abdülhalim Brâhimî Başbakan Turgut Özal'ın Cezâyir'i ziyâretini iade etmek üzere
28-30 Nisan 1986 günleri Türkiye'yi ziyâret etti. Benim Cezâyir Atom Enerjisi
Yüksek Komiseri Hacı Süleymân Şerif'in dâvetlisi olarak Cezâyir'de bulunduğum
Mart 1986 başında, kendisine, Türkiye'ye geldiğinde, Türkiye Atom Enerjisi
Kurumu'nun (TAEK'in) Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi'ni (ÇNAEM'i)
ziyâret etmesinden şeref duyacağımızı arz etmiştim; o da bu dâvetimi
memnûniyetle kabûl etmişti. Cezâyir Başbakanı'nı ve kendisine refâkat eden
heyeti ÇNAEM'de karşılamak üzere 29 Nisan Salı günü Ankara'dan İstanbul'a
gelmiştim.
O akşam rahmetli annemin evinde
son TV haberlerinde, Rusya'da Kiev yakınlarında bulunan Çernobil Nükleer
Santrali'nin 4 numaralı reaktör ünitesinde üç gün önce büyük bir nükleer kazâ
meydana gelmiş olduğu haberini hayretler içinde dinledim. Bu kazâ sonucu
reaktörden etrâfa yayılan radyoaktif maddelerin, hava akımlarının da yardımıyla,
İskandinav ülkelerine kadar uzanan muazzam bir radyoaktif kontaminasyon
(kirlilik) doğurmuş olması ise dehşet verici idi.
Kuş uçuşu Edirne'ye
1090 km, İstanbul'a 1130 km ve Ankara'ya da 1250 km kadar uzaklıkta kuzey-batı
yönünde vuku bulan bir nükleer kazânın Türkiye'yi etkilememesi mümkün değildi.
Eğer o günlerin meteorolojik şartları reaktörden açığa çıkan ilk radyasyon
bulutunu İskandinavya'ya doğru sürüklemişse bu, Türkiye için gerçekten de
büyük bir şans idi. Zirâ eğer meteorolojik şartlar Türkiye'nin
aleyhinde olup da radyasyon bulutu hemen ilk günlerde Türkiye'nin tümünü ya da
bir bölümünü etkisi altına almış olsaydı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun o
günlerdeki alt-yapısıyla, bunun ânında tesbit edilmesi mümkün
değildi.
Meteorolojik şartların değişmesi hâlinde radyasyon bulutunun ülkemizin neresini
ve ne vüs'atte etkileyeceğini de şimdiden öngörmek mümkün değildi. Bunun için de
çok sür'atli önlemler almak ve bir strateji tesbit etmek
gerekiyordu.
O gecem, sabahın 02.00'sine kadar yaptığım
telefon konuşmalarıyla, yakın yardımcılarımla müşâvere etmekle ve gerekli
gördüğüm önlemler hakkında tâlimat vermekle geçti. Önce Türkiye Atom Enerjisi
Kurumu Radyasyon Sağlığı ve Güvenliği Dairesi (RGD) Başkanı özer özerden'i
aradım. Bu vüs'atteki bir felâketi göğüsleyebilmemiz için bu işe tahsîs
edebileceğimiz personel ve ölçüm sistemleri hakkında müşâvere ettim. Durum hiç
de iç açıcı gözükmüyordu. Elimizde mahdûd sayıda radyasyon-ölçer hassas cihâz
vardı. Allāh muhâfaza etsin, radyasyon bulutları bütün Türkiye'yi etkisi altında
bırakacak kadar yaygın olurlarsa bu cihâzlarla Türkiye'nin her yerindeki
radyasyon düzeyini ölçmemiz aslā mümkün olmayacaktı. Özer özerden'in hatırına
askerî birliklere dağıtılmış olan 1050 adet radyakmetre geldi. Bunlar,
muhtemel bir nükleer bomba tehlikesinin ortaya çıkaracağı yüksek radyasyon
düzeylerini ölçmek üzere tasarlanmış olan ve hemen hemen her birlikte
bulunan cihâzlardı. Bunlardan da yararlanılabilirdi; ama düşük radyasyon
düzeylerini bunlarla tesbit etmek mümkün değildi.
özer özerden'e:
- Bu
radyakmetrelerden yararlanmak üzere gereken makāmlarla temâs
kurulması,
- Meteoroloji Genel Müdürlüğü ile de
temâs kurularak önümüzdeki günlere ait ve yalnızca Türkiye'yi değil bütün
Avrupa'yı ilgilendiren meteoroloji tahmînlerinin TAEK'e saati saatine
ulaştırılmasının temin edilmesi husûslarında TAEK Başkan Yardımcısı Prof. Dr.
Hasbi Yavuz'a yardımcı olması,
- RGD
bünyesinde gezici radyasyon tarama ekiplerinin ve geçici radyasyon ölçüm
istasyonlarının kurulması için gerekli önlemlerin
alınması,
- Bu
kapsamdaki ilk hassas ölçüm istasyonunun Ankara Nükleer Araştırma ve Eğitim
Merkezi'nde (ANAEM'de) sabah 9.00'dan i'tibâren kurulup sürekli ölçüm yapılması
ve
- Havadaki radyasyon mikdarının
sürekli ölçülüp kaydedilmesi
verdim.
Başkanı (şimdi rahmetli) Dr. Selâhattin Göksel'i aradım. Durumu bir kere de
onunla müzâkere ettim. RGD Başkanı ile yaptığım görüşmeyi ve verdiğim
tâlimatları kendisine naklettim; fikrini sordum. ÇNAEM'in personel, cihâz ve
gezici radyasyon ölçüm ekibi kurabilmemiz için vâsıta imkânlarını tartıştım.
Mâiyetindeki sağlık fizikçilerinden ÇNAEM lojmanlarında kalanlarıyla hemen tamas
kurarak teyakkuz durumuna geçmemizi ve: havadaki radyasyon
düzeyinin hassasiyetle ölçülmesi için gereken tedbirlerin hemen bu geceden
i'tibâren alınmasını ricâ ettim.
üçüncü telefon ettiğim ise Yardımcım Prof.
Dr. Hasbi Yavuz oldu. Ona da daha önce yapmış olduğum konuşmaları naklettim;
gerekli izlemeleri yapmasını, kendisinin de bu konuda gerekli göreceği önlemleri
almasını ve çernobil Nükleer Santrali'ndeki nükleer reaktörlerinin fiziksel
özelliklerini bulup ertesi günü öğleye kadar ÇNAEM'de bana ulaştırmasını
istirhâm ettim.
29 Nisan'ı 30'una bağlayan gece benim için
bir beyaz gece oldu. Bundan önceki iki büyük nükleer kazâ gözlerimin önünden bir
şerit gibi geçti. 1957'de İngiltere'nin kuzeyinde Windscale nükleer santralinde
bir kazâ olmuş ve bunun neticesinde de yaklaşık 150 km'lik bir yarıçap içinde
kalan bölge
kontamine olmuştu (yâni radyoaktif kirliliğe mâruz kalmıştı).Santralin civârındaki yerleşim bölgelerinde her gün ölçülen radyasyon
düzeylerinin İngiliz Atom Enerjisi Kurumu tarafından halka duyurulmasının ne
kadar da olumsuz etkileri olmuştu! Radyasyon birimlerinden haberi olmayan ve
haberi olması da zâten gerekmeyen halka sütün litresinde 156 Bq (
bekörel)radyasyon bulunduğunu bildiren bir raporu izleyen ertesi günkü raporda sütteki
radyasyonun 182 Bq düzeyine yükseldiğini bildirilmesinin halkı nasıl yersiz bir
paniğe sürüklediğini çok iyi hatırlıyordum. Oysa İngiliz halkı ne kadar da
soğukkanlı bir halk olarak tanınmaktadır!
Diğer yandan da sağlık açısından,
sütteki 156 Bq/litre'lik bir radyasyonun hiçbir tehlikesi yoktu! Zirâ
Uluslararası Radyasyondan Korunma Komitesi (ICRP) ve Uluslararası Atom Enerjisi
Ajansı (IAEA) söz konusu sütlerde bulunmakta olan I-131 radyoizotopundan ağız
yoluyla bir yılda alınabilecek üst sınırı nükleer tesislerde çalışanlar için
1.000.000 Bq, halk için ise 100.000 Bq olarak tesbit etmiş bulunmaktaydılar.
Ayrıca ben 1957-1958'de Saclay Nükleer Araştırma Merkezinde'ki Fransa Nükleer
Bilimler ve Teknoloji Millî Enstitüsünde Atom Mühendisliği eğitimi görürken,
hocalarımız Windscale nükleer kazâsının analizini ve tartışmasını bize takdîm
etmişler ve bir nükleer kazâda en yapılmaması gereken şeyin, radyasyon
düzeylerinin resmî makāmlar tarafından avâma açıklanması olduğu husûsunu
vurgulamışlardı.
İşte o gece sabaha karşı ben de,
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu olarak, radyasyon düzeylerinin rakkamsal
değerlerini kamuya açıklamanın isâbetli olmayacağına, ama bu rakkamları resmen
taleb eden ve bilimsel kriterler çerçevesi içinde yorumlayabilecek olgunluğa
sâhip olan her bilimsel kurum ya da kuruluşa tevdi etmenin de kaçınılması mümkün
olmayan ahlâkî bir vecîbe olduğuna vicdanî huzur ve kanaat-i kâmile ile karar
verdim.
Nükleer reaktörlerin muhtemel nükleer
kazâlara karşı güvenliği sorunu 1957'lerde henüz daha dört başı mâmur bir
doktrin olarak ortaya konulmuş ve çözümlenmiş değildi. Nükleer teknoloji ise
emekleme çağından daha yeni kurtulmuş, tereddütlü adımlar atan bir bebek
gibiydi. Hâlbuki 29 Mart 1979'da A.B.D'nde "Three Miles Island" nükleer
reaktöründe vuku bulan nükleer kazâda hiç kimsenin burnu bile kanamayacaktı.
çünkü bu reaktör Batı'nın geliştirdiği
nükleer güvenlikfelsefesine tamâmen uygun bir tarzda inşâ edilmişti. Bu
felsefenin ilkelerinden biri de bütün tesisin 1-2 metre kalınlığında betonarme
bir kabuk içine yerleştirilmesini gerektirmekteydi. Bu kabuğun üstüne bir uçak
bile düşse kabuğun içindeki reaktörün bundan zarar görmesi mümkün
değildi.
İşte 1979'da "Three Miles Island" Nükleer
Santrali'nde vuku bulan kazâ dolayısıyla reaktörün kalbi erimeğe ve etrâfa yoğun
bir radyasyon yaymağa başladığında görevlilerin aldıkları tek önlem tesisi
barındıran bu koruyucu kabuğu terkedip kapısını kapatmak olmuştu. Böylece kazâya
uğramış olan reaktör bütün radyasyonuyla birlikte, çevreye aslā zarar
veremeyecek bir biçimde, ebediyete kadar bu beton kabuğun içine hapsedilmişti.
Ama bu güvenlik önlemleri nükleer santralin mâliyetini % 40 gibi çok yüksek bir
oranda arttırmaktaydı.
Ertesi gün Prof. Dr. Hasbi Yavuz'un bana
ilettiği bilgiye göre, çernobil santralindeki 4 nükleer reaktörün hiçbiri de
Batı anlamında bir nükleer güvenlik sistemini içermiyordu. Reaktörler basit, tek
tuğladan binâların içine yerleştirilmişlerdi. Bu reaktörler hem elektrik ve hem
de Rusya'nın nükleer füzelerinin başlıkları için gerekli olan plütonyumu
üretmekle yükümlü idiler. Mâliyetlerinin olabildiğince düşük olması için
güvenlik önlemlerine önem verilmemişti. İşte bu yüzden de kazâ bazen:
"Geliyorum!" der, ama anlayana!
28 Nisan 1986 sabahı İsveç'te Forsmark
nükleer santralinde tesis dışında çalışan personelin normal radyasyon denetimi
esnâsında iş elbiselerinde anormal düzeyde radyasyon tesbit edilmesi üzerine
İsveçli yetkililer önce bunun bir başka isveç nükleer santralinde vuku bulmuş
olabilecek bir nükleer sızıntı olduğu husûsunda endîşeye düşmüşlerdi. Ancak
böyle bir durumun mevcûd olmadığı anlaşılınca da meteoroloji raporları
incelenerek o günlerde İsveç üzerinde egemen olan hava akımlarının kökeni
araştırılmıştı. Bu inceleme sonunda da radyasyonun Rusya'nın Ukrayna bölgesinden
kaynaklandığı hükmüne varılmıştı, İsveç resmen Rusya'dan bilgi isteyince de rus
yetkililer artık gerçeği daha uzun süre saklayamayacaklarını anlayarak Kiev'in
130 km kuzeyinde, Pripiyat ırmağı kıyısındaki çernobil (Rusça tam telâffuzu ile
çiernobûl) nükleer santralinde bulunan 1000 MWe (megavat elektrik)
gücündeki 4. reaktör ünitesinde bir kazânın vuku bulmuş olduğunu açıklamak
zorunda kalmışlardı.
Sonradan yapılan açıklamalar şöyle bir kazâ
senaryosunu ortaya koymaktaydı:
- Bakım için
durdurulan reaktörde, reaktörün alçak güçte işletilmesi durumunda sistemin
mekanik ve nükleer tepkilerini tesbit etmek üzere olağan bir işletme deneyi
yapılması plânlanmıştı.
- Ama bu deney,
maalesef, reaktörün bütün fiziksel imkânları gereği gibi göz önünde tutularak
plânlanmamıştı. Üstelik de bu deney reaktörü işleten ve onu tanıyan bir ekip
tarafından değil Moskova'dan gönderilen bir ekip tarafından
gerçekleştirilecekti.
- Bundan dolayı da
deney sırasında umulmadık durumlarla karşılaşılmıştı.
- Bu olumsuz durumlar
bir de maddî işletme hatâlarıyla daha da ağırlaştırılmıştı.
- Reaktörün kabına
basılan soğutma suyunun anîden azalması sonucu olarak da yakıt çubukları erimeye
başlamıştı (LOCA kazâsı: Loose Of Coolant
Accident, yâni Soğutucu Sıvı Kaybı Kazâsı)
- Buhar ile suyun
kızgın metalle yaptığı reaksiyonlar reaktörün bünyesinde bir dizi patlamaya yol
açmıştı.
- Bunların sonucu
olarak reaktörün paslanmaz çelik kabı tamâmen tahrîb olmuş, koruyucu betonarme
kabuk içine değil de entipüften bir yapı içine yerleştirilmiş olan reaktörün
binasının çatısı uçmuş ve duvarları da çökmüştü.
- Nötron yavaşlatıcısı
olarak kullanılan grafit tutuşmuştu.
- Açıkta kalan ve
erimekte olan reaktör kalbi de böylece olağanüstü güçlü çıplak bir radyasyon
kaynağı hâline gelmişti.
çilemiz
Başlıyor
çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi'ndeydim. Sağlık fizikçileri basınçlı
bir iyonizasyon odasından ibâret, olağanüstü duyarlı ve bu sebepten ötürü çok
düşük düzeydeki radyasyonları ölçebilen bir radyasyon ölçer olan "Royterstoke"
cihâzını kurmuşlardı. Havadaki radyasyon ölçülüp kaydedilmeğe başlanmışdı bile.
Cihâz 7,8 mikroröntgen/saat'lik bir radyasyon düzeyi göstermekteydi ki bu da
ÇNAEM'deki doğal radyasyon düzeyi idi. Demek İstanbul daha henüz radyasyonun
etkisi altına girmiş değildi.
TAEK daha önce uzun ve ciddî bir
çalışmayla Türkiye'de 42 ilde doğal radyasyon düzeylerini tesbit etmişti. Bu çok
büyük bir avantajdı. Ölçülen radyasyon değerleriyle bunları karşılaştırmak
sûretiyle bir yerin radyasyon düzeyinde herhangi bir dış etkenin sebep olduğu
bir artış olup olmadığını, böylece, kolayca tesbit etmek mümkün
olabiliyordu.
30 Nisan 1986 sabahı saat 09.35'de
Royterstoke'un ibresi bâriz bir şekilde hareket etti. İbre şimdi 9,6
mikroröntgen/saat'ı gösteriyordu:
"Türkiye'nin çernobil çilesi"başlamıştı...
öğleye doğru telefonlar sıklaştı. Bir
taraftan TRT, diğer taraftan da Basın, aydınlatıcı bilgi istiyordu. Herkese bu
kadar sıkışık bir zamanda teker teker meram anlatmanın imkânsızlığı karşısında
aynı gün ÇNAEM'de saat 16.30'da bir Basın toplantısı yapacağımı bildirdim.
Ayrıca TRT'ye de öğle için randevu verdim. öğleyin 2 kişilik bir TRT ekibi
geldi. Ben Nûrullāh Kadirioğlu'nun sorularına cevap verirken kameraman da bu
konuşmayı görüntüledi. TRT'ye, kısaca, Türkiye'de Avrupa'daki gibi paniğe
kapılmak için endîşe verici bir durum bulunmadığını, TAEK'in meseleye ciddiyet
ve sorumluluk hissiyle eğilmekte olduğunu ve herkesin TAEK'in bildirilerine önem
vermesini ifâde ettim.
Bu arada Avrupa'da halkın eczahânelere
hücûm ederek iyot tabletleri aldıklarını, Türkiye'de de böyle bir tedbire gerek
olup olmadığını soran Kadirioğlu'ya kazâ yerinden yayılan radyasyon bulutu
içinde, büyük bir ihtimâl ile radyoaktif 1-131 (iyot 131)'in de bulunduğunu, bu
radyoaktif maddenin nefes ya da yutma yoluyla vücûda dâhil olduğu zaman tiroid
guddesinde yoğunlaştığını ifâde ettim. Pekçok kimsenin bu yoğunlaşmanın kansere
sebep olacağı düşüncesine saplandığını ve radyoaktif iyodun tiroidi
etkilemesinden 6 saat önce alınacak olan normal iyodun tiroidi satüre ederek
yâni tiroide alabileceği en yüksek mikdarda normal iyot yükleyerek radyoaktif
iyodun buraya nüfûzuna engel olacağını söyledim. Ancak bunun da iki sakıncası
bulunduğunun bilinmesi gerektiğini: 1) radyasyon bulutunun ne zaman ve nerede
karşımıza çıkacağını bilmenin imkânı olmadığından iyot tableti almanın tam ve
etkili zamanını belirlemenin mümkün olmadığını, üstelik 2) radyoaktif iyodun
doğal iyotla dolmuş bir tiroide nüfûz edemeyince de genital organlarda
yoğunlaşmasının muhtemel olduğunu ifâde ettim. Buna göre, halkımızın
tiroidlerini normal iyotla satüre etmelerinin bu durumda pratik bir faydası
bulunmayan fuzûlî bir telâş olacağını vurguladım.
Bu arada Royterstoke'un kaydettiği havadaki
radyasyon da 16 mikroröntgen/saat düzeyine yükselmişti. Diğer taraftan da gerek
kazânın vuku bulduğu reaktörün fiziksel özellikleri gerekse kazânın oluş şekli
hakkında çeşitli kaynaklardan bilgiler gelmeğe başlamıştı. Bu arada Ankara'da
TAEK Başkanlık teşkilâtı ile yaptığım çeşitli telefon konuşmalarıyla da, vermiş
olduğum tâlimatların nasıl ifâ edildiğini kontrol ediyordum. Bu arada telefonla,
TAEK Araştırma Geliştirme Koordinasyon Dairesi Başkanı Erol Barutçugil'den,
üyesi bulunduğumuz, Viyana'daki Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ve
Paris'deki Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı (OECD)'nin Nükleer Enerji
Ajansı ile temâsa geçilmesini ve ellerindeki bilgileri de rutin olarak TAEK'e
ulaştırılmasının temin edilmesini ricâ ettim.
Beklediğimiz resmî misafirler, Devlet
Bakanı Kâzım Oksay'ın refâkatinde, saat 14.30'a doğru ÇNAEM'e geldiler.
Kendilerini karşıladık. Çok az zamanları olduğu için ve ÇNAEM'den sonra da hemen
Cezâyir'e hareket edeceklerinden kendilerine Merkez'in ancak Reaktör İşletme
Bölümü ile Radyoizotop üretim Bölümü'nü gezdirebildik. Bu arada Cezâyir'in
TAEK'e sipâriş etmiş olduğu "Teknesyum Radyoizotopu Sağım Hücresi"nin imalât
safhalarını da görmüş oldular.
Misafirlerimizi uğurladıktan sonra Basın
toplantısına katılacak gazeteciler de gelmeğe başladılar. Toplantı açıldığı
zaman 20 kadar gazeteci toplanmıştı. Toplantıda çernobil Nükleer Santralindeki 4
numaralı reaktörün kazâsının oluş biçimi ve Avrupa'daki etkileri hakkında bilgi
verdim. Kazânın Türkiye üzerindeki muhtemel etkilerine değindim; o âna kadar
aldığımız önlemleri anlattım. Gazetecilerin sordukları soruları da
cevaplandırdıktan sonra Basın toplantısı iyi bir şekilde sona erdi.
Bundan sonra da ÇNAEM'deki sorumlu
arkadaşlarımı bir kere daha topladım son durumu beraberce tekrar gözden
geçirdim; ve teyakkuz durumu çerçevesi içinde yapılacak hazırlıklar hakkındaki
son tâlimatlarımı verdim. Gece uçağıyla da Ankara'ya döndüm.
TAEK'in Radyasyon Sağlığı ve Güvenliği
Dairesi (RGD), Karanfil Sokağı'ndaki TAEK Başkanlığı'nın bulunduğu binâda değil,
Alaçam Sokağı'ndaki binâmızda idi. Bu binânın son iki katında ise TAEK
Başkanı'nın ve Başkan Yardımcıları'nın lojmanları ile Kurum'un misafirhânesi
bulunmaktaydı. O gece geç vakit lojmana geldiğimde altımdaki katta RGD Başkanlık
bürolarının ışıkları yanmaktaydı. RGD Başkanı özer özerden ve yakın mesâî
arkadaşları TAEK'e erişen son bilgilerin ışığı altında durumu tartışmak üzere
beni bekliyorlardı. Lojmana uğrayıp eşime o gece alt katta çok işimiz olduğunu
ve bizi çaysız bırakmamasını ricâ ettikten sonra hemen RGD'ye indim.
İlk
önlemlerimiz
Haberler iyi idi. Gelmiş olan
meteoroloji raporlarından 25 Nisan'dan i'tibâren güney-doğudan kuzey-batıya
doğru sürekli esen rüzgârların Türkiye'yi, Avrupa'nın yemiş olduğu gibi, berbat
bir radyasyon vurgunu yemekten kurtarmış olduğu anlaşılıyordu. Bu rüzgârlar
çernobil'den çıkan radyasyon yüklü zerrecikleri önlerine katarak Polonya ve
Baltık ülkeleri üzerinden İskandinavya'ya doğru sürüklemişlerdi. Bu arada
merkezî Avrupa üzerindeki meteorolojik pertürbasyonlar da bu radyoaktif
zerreciklerin önemli bir bölümünün Romanya, çekoslovakya, Avusturya, Macaristan,
İsviçre, Almanya ve Danimarka üzerine serpilmelerine sebep olmuştu. Ancak
Meteoroloji, rüzgârların yönünün değişmekte olduğunu bildirmekteydi. Bu verileri
göz önünde tutarak yaptığımız ekstrapolâsyonlar ve tahmînler Türkiye'nin
radyasyondan kurtulamayacağını göstermekteydi. Fakat bunun: 1) ne zaman, 2)
nerede ve 3) ne vüs'atte olacağını o gece kestirmek
imkânsızdı.
Bunun ne zaman ve nerede vuku bulacağını,
ancak, önümüzdeki günlerde meteorolojik verileri sürekli olarak izlemek
sûretiyle tahmîn etmek mümkündü. Ama, bu takdîrde dahi, radyasyon bulutunun
doğuracağı radyoaktif kirlenmenin büyüklüğünü tahmîn etmek aslā mümkün değildi.
Ve bu ancak, radyasyon bulutunun etkisi altında kalan bölgede ya da bölgelerde
ciddî, sürekli ve yoğun bir
monitoring (yâni radyasyon düzeyi ölçümleri)sonucu anlaşılabilecekti.
Bununla beraber Avrupa ülkelerinden gelen
haberler, meselâ Uluslararası Atom Enerisi Ajansı gibi kuruluşların nükleer
tehlike durumlarının büyüklüğüne göre önerdikleri
"halkın sığınaklaragirmesi" ya da "halkın evlerden dışarı çıkmaması" gibi önlemlere
başvurulmasına gerek duyulmamış olduğunu göstermekteydi. Bu da, Avrupa
ülkelerinin mâruz kaldıkları tehlikenin büyüklüğünün üst sınırı hakkında bizlere
bir fikir ve dolayısıyla da nısbî bir ferahlık veriyordu.
O akşam elimizdeki meteorolojik verilerin
ilk değerlendirilmesine göre ilk ağızda radyasyona mâruz kalacak kritik
bölgelerin Trakya ve Doğu Karadeniz olacağı ortaya çıkıyordu. Buna binâen Doğu
Karadeniz'e bir ve Trakya'ya da dört adet gezici radyasyon ölçüm biriminin
sevkine karar verdik. Basra Körfezi üzerinde kararlı bir yüksek basınç
sisteminin de oluşmuş olduğunu göz önünde tutarak buradan Anadolu'ya doğru
esecek olan rüzgârların Sinop-Anamur hattının doğusunda kalan bölgeyi etki
altına alacaklarını ve hava kütlelerini kuzey-batı yönüne sürükleyeceklerini
tahmîn ettik.
Bu, TAEK'e, elindeki mahdûd sayıdaki hassas
radyasyon ölçüm sistemlerini kritik bölgelere gönül rahatlığıyla kaydırma
imkânını ve söz konusu hattın doğusundaki bölgeyi de Silâhlı Kuvvetler'imizin
radyakmetreleri aracılığıyla kontrol altında tutma rahatlığını bahşetmekteydi.
Bununla birlikte Doğu Karadeniz bölgesinde gezgin bir ekibimizin sürekli görev
yapmasının isâbetli olacağına, ayrıca bir başka ekibin de Batı Karadeniz
bölgesinde Akçakoca'daki Maden Tetkik Arama Enstitüsü'nün (MTA'nın) dinlenme
tesislerini merkez kabûl ederek bu bölgede radyasyon izleme ve kayıt görevi
(
monitoring) yapmasına karar verdik.Kezâ tahmînlerimiz doğru çıkar da önce
Edirne ve civârı sonra da Doğu Karadeniz bölgesi radyasyona mâruz kalırsa Doğu
Karadeniz bölgesindeki radyasyonun şiddetinin daha düşük olacağını da tahmîn
ettik. Bütün bu müzâkerelerimiz esnâsında eşim de bizlere büyük çaydanlıkla iki
kere çay servisi yapmıştı. Sabahın 04.00'ünde, saat 09.00'da tekrar toplanmak
üzere ayrıldık.
1 Mayıs 1986 Perşembe günü öğleye kadar
toplanan bilgilerin değerlendirilmesi, bize, ilk radyasyon vurgununu yiyecek
olan yörenin Edirne ve civârı olması ihtimâlinin çok yüksek olduğunu telkin
etti. Bunun üzerine hiç beklemeksizin ÇNAEM'e telefon
ederek:
- En geç o günün
akşamına kadar, bir tânesi hâriç olmak üzere, bütün gezici radyasyon ölçüm
ekiplerinin Edirne'ye gönderilip orada merkezlendirilmeleri,
- Ekiplerin
gecelemeleri için, Edirne'de misafirhâneleri bulunan Devlet Kuruluşları'yla
temâsa geçilmesi,
- Edirne'ye varan
ekiplerin derhâl civâra dağılarak havadaki radyasyonun değişimlerini sürekli
ölçüp kaydetmeğe başlamaları,
- ölçüm sonuçlarının
belli aralıklarla Radyasyon Sağlığı ve Güvenliği Dairesi Başkanlığına
bildirilmesi,
- Radyasyon düzeyinde
anormal bir artış gözlendiğinde ise durumun derhâl RGD'ye ya da bizzat bana
bildirilmesi,
- Ot, süt, su, toprak
numûnelerinin nükleer spektroskopik tetkik için her gün bir kurye ile çekmece
Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi'ne gönderilmesi,
- ÇNAEM'de: 1) Sağlık
Fiziği, 2) Radyobiyoloji ve 3) Tahrîbatsız Muayene lâboratuvarlarındaki ölçüm
sistemlerinin bu numûnelerin tetkiki için hazırlanması,
- Son gezici radyasyon
ölçüm ekibinin de hemen Sinop-Anamur hattının batısındaki bölgeyi radyasyon
düzeyi açısından sür'atle taramak üzere yola çıkartılması, ve
- İstanbul'da şehir
suyunda radyoaktiflik bulunup bulunmadığının her gün tetkik edilmesi ve Terkos
Gölü'nden alınacak numûnelerin de incelenmesi
tâlimatlarını
verdim.
ölçüm verileri bu civârda havadaki radyasyonun yavaş fakat sürekli artmakta
olduğunu ve hattâ Karasu mevkiinde havadaki radyasyonun 150 mikroröntgen/saat
düzeyine erişmiş olduğunu göstermekteydi. Bu, o yöre için doğal radyasyon
düzeyinin 20 katı fazla olmasına rağmen sağlık açısından hiç de tehlikeli bir
düzey değildi. İstanbul'da da havadaki radyasyon 30 mikroröntgen/saat düzeyinde
seyrediyordu. Ankara'da ise çok belirgin bir artış
gözlenmiyordu.
TAEK'in
Güvencesi
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun, o
sıralarda, 600 kişi civârında bir personeli vardı. Ancak, bunların yalnızca onda
biri kadarı sağlık ve radyasyon fiziği konularında uzmanlaşmış ve dolayısıyla da
radyasyon ölçüm verilerini değerlendirmek ve yorumlamak
bilgisine,yeteneğine, sorumluluğuna ve yetkisine sâhip kimselerdi.
Küri, röntgen, röntgen/saat, rad, rem, gray, sievert, bekörel
gibi farklı radyasyon birimlerinin anlamlarını: 1) hâtasız
olarak tefrik edebilen, 2) gözlerinin önünde doğal olarak somutlaştırabilen,
3) birimlerin alt ve üst katlarının büyüklük mertebelerinin nelere delâlet
ettiğini bilen, ayrıca da 4) çeşitli radyasyon düzeylerinin değerlendirilmesini
yapabilecek yegâne kimseler işte bu 60 kişi kadar olan
gruptu.
Bunlardan da yalnızca 10 ilâ 12 kadarı radyasyondan korunma konusunda uzmandı. Radyasyon korunması
üniversitelerimizin o günkü yüksek lisans ve doktora programlarında yer almayan
özel bir uzmanlık dalıdır. Dolayısıyla o günlerde radyasyon düzeylerinin sağlık
açısından bilimsel
değerlendirmesini yapabilecek bilgi ve deneyimdüzeyindeki bütün elemanlar yalnızca ve yalnızca
Türkiye AtomEnerjisi Kurumu'nda istihdâm edilmekteydiler. Bu elemanlarımızın önemli bir
bölümü çeşitli vesiylelerle TAEK tarafından yabancı ülkelere gönderilmiş, orada
yetiştirilmişti. Hemen hepsi de iyi derecede İngilizce biliyor ve meslek
aşkıyla, radyasyon konusundaki literatürü yakından izliyorlardı; en azından da
Uluslararası Radyasyondan Korunma Komitesi'nin (ICRP'nin), Uluslararası Atom
Enerjisi Ajansı'nın (IAEA'nın), OECD Nükleer Enerji Ajansı'nın, Dünyâ Sağlık
örgütü'nün (WHO'nun), Dünyâ çalışma örgütü'nün (ILO'nun) ve çeşitli ülkelerin
radyasyondan korunma konusunudaki: 1) felsefelerini, 2) mevzuatlarını, 3)
normlarını, 4) yayınlarını ve 5) tebliğlerini su gibi biliyorlardı. Bu bakımdan
hepsi de bu kritik durum karşısında TAEK'in yegâne güvencesini
oluşturuyordu.
TAEK içinde aldığım önlemler arasında,
radyasyon düzeylerinin avâma açıklanmaması ilkeme uygun olarak, bu grubun
radyasyon verileri konusunda fevkalâde ketum davranmaları ve radyasyon düzeyi
rakkamlarını grubun dışındaki herhangi bir kimseye kesinlikle intikāl
ettirmemeleri de yer alıyordu. Bu müstesnâ grup, gerçekten de, Türkiye çernobil
krizini atlatıncaya kadar hem bu tâlimata inançla riâyet etti ve hem de sözlerle
târifi mümkün olmayan hârikulâde bir bilinç ve özveriyle görevlerini kusursuz
ifâ etti.
Türkiye'nin çernobil çilesi'nin, Basın'ın belirli birkesiminde koparılan bütün önyargılı şamataya rağmen, milletimiz için zararsız
atlatılmış olmasının bütün şerefi, öncelikle, her türlü övgüye lâyık olan bu
müstesnâ gruba aittir.
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu artık,
Türkiye'yi kuzey Trakya'dan vuracağı 1 Mayıs 1986 gecesinden i'tibâren
kesinleşmiş olan radyasyon bulutunun kapımızı çalacağı kritik ânı gergin ama
bilinçli olarak beklemekteydi.
İlk Radyasyon
Vurgunu: Edirne
Gezici radyasyon ölçüm ekiplerimizin
ölçtükleri radyasyon düzeylerine ait rakkamlar bir sağnak misâli Radyasyon
Sağlığı ve Güvenliği Dairesine (RGD'ye) yağmağa başlamıştı. Görünüşe göre:
Karadeniz Ereğlisi, Akçakoca, Adapazarı, İzmit ve Keşan'ı birleştiren eğriyi
Yunan hududuna ulaştırıp Yunan ve Bulgar hudutlarını izleyerek İğneada'ya
gelindiğinde buradan da Karadeniz kıyısı boyunca tekrar Karadeniz Ereğlisi'ne
dönüldüğü zaman elde edilen kapalı eğri içinde kalan bölgede havadaki radyasyon
düzeyi yavaş fakat sürekli bir biçimde artmaktaydı. Daha henüz endîşeyi
gerektiren tehlikeli bir durum yoktu. Fakat bütün veriler yaklaşan bir radyasyon
bulutunun ilerlemekte olan cephesinin bu bölgeyi etkilemiş olduğunun deliliydi.
Bu durum, açıkça, radyasyon bulutunun yoğun düzeyde radyasyon taşıyan asıl
nüvesinin etkisini göstermesine artık pek az bir zaman kalmış olduğuna işâret
etmekteydi.
Bunun üzerine, 3-4 Mayıs gecesi benimle
birlikte bir ekibin RGD'de nöbet tutmasına karar verdim. RGD'nin iki telefonu
ile benim lojmanıma bağlı iki telefon gezici radyasyon ölçüm ekiplerimizden
gelen rakkamların ve tamamlayıcı bilgilerin alınmasına tahsîs edilmişti. Gelen
bilgiler ânında kaydedilip değerlendiriliyordu. O gece RGD'de Daire Başkanı özer
özerden ile radyasyon fizikçileri Necip Aktaş, Fuat Gözbebek ve Ahmet Cangüzel
Taner nöbet tutacaklardı.
Saat 20.35'de lojmandaki özel telefonum
çaldı. ÇNAEM Sağlık Fiziği Bölümü fizikçilerinden Ömer Yüce Edirne'den telefon
ediyordu. Saat 20.20'de başlamış olan ve gökgürültülü sağnak şeklinde yağan, bir
ara da doluya çeviren bir yağmur sonucu radyasyon düzeyinde ânî ve hatırı
sayılır bir yükselme gözlenmişti. Gezici ekibin Edirne içinde son 15 dakika
içinde yaptığı ölçümler de şehirde radyasyon düzeyinin her yerde artmış olduğunu
göstermekteydi. İşte beklenen ân gelmiş, radyasyon bulutu tahmîn ettiğimiz
ve beklediğimiz gibi Edirne'yi vurmuştu.
Şimdi önümüzde âcilen tesbit edilmesi
gereken iki husûs vardı: 1) Radyasyon bulutu ne büyüklükteki bir bölgeyi
etkilemişti? 2) Bu bölgede her önemli noktada (artık yalnızca havadaki değil)
yerdeki radyasyon düzeyi ne kadardı?
Ömer Yüce'ye: 1) bütün ekiplerimizin sabaha
kadar Edirne ve civârında radyasyondan etkilenmiş olan yerleşme yerlerini ve
meraları tesbit etmeleri, 2) bölgenin radyasyon haritasının çıkarılması için hem
ölçüm yapılması ve hem de toprak, su, ot ve süt numûnelerinin toplanarak tahlîl
edilmek üzere her gün muntazaman çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi'ne
ulaştırılması, 3) ölçüm sonuçlarının her saat başı elimizin altındaki 4
telefondan biri aracılığıyla bize bildirilmesi tâlimatlarını verdim. Ve hemen
lojmanımdan bir kat aşağıdaki RGD'ye inerek durumu arkadaşlarıma intikāl ettirdim. Beşimiz de fevkalâde gergindik.
Ağzımızı bıçak açmıyordu.
Her durumda neşesi, esprili fıkra anlatması
ve kahkahalarıyla meşhûr olan Ahmet Cangüzel Taner'in dahi tebessüm edecek hâli
kalmamıştı. Bundan sonra daha ayrıntılı radyasyon ölçüm verilerinin telefonla
bize ulaşmasına kadar geçen ilk saat hepimize sanki asırlar kadar uzun
geldi.
Edirne'den saat 22.00'ye kadar gelen
bilgiler şehrin civârındaki köylerin bir kısmında da yaygın bir radyoaktif
kontaminasyon olduğunu gösteriyordu. Fakat bu konuda tam ve kesin bir kanaat
sâhibi olabilmek için, bir yandan, arâzide ölçüm yapan elemanlarımızın Edirne ve
civârının radyoaktif kontaminasyon haritasını çıkarmaları gerekiyordu. Öte
yandan da düzenli ve sürekli bir biçimde toplanacak olan toprak, su, ot ve süt
numûnelerinin analiz edilmesi lâzımdı. Bütün bu verilere dayanarak
radyasyon bulutunun bölgedeki bir kişiye ortalama ne kadarlık bir radyasyon dozu
yüklemiş olduğunu hesaplamak mümkün olabilecekti.
Fakat her şeyden önce de: 1) durumun
Hükûmet'e bildirilmesi, 2) bölge halkına kişisel olarak almaları gereken
önlemlerin açıklanması ve 3) Edirne Vâliliği'nin de durumdan haberdâr edilerek
bu felâket karşısındaki sorumluluk ve mükellefiyetler ile izlenecek strateji
hakkında bilgi verilmesi elzemdi.
RGD Başkanı özer özerden ve arkadaşları
durumu açıklayan ve bölge halkının kişisel olarak izlemeleri gereken önlemleri
içeren resmî bildirinin metnini hazırlarken ben de telefonla Başbakan'a erişmeğe
çalıştım. Başbakan'a durum hakkında bilgi verdim. Önce radyo ve televizyon
aracılığıyla bölge halkını uyaracağımızı ve sonra da Vilâyet açısından alınması
gerekli bazı önlemler konusunda Edirne Vâlisi ile temâs kuracağımı bildirdim.
Kendisi beni dikkatle ve soğukkanlılıkla dinledi. Tehlikenin boyutunu sordu.
Bunun kesin cevabını, bölgedeki kontaminasyon düzeyleri ve haritası
belirlendikten sonra yapacağımız hesaplar sonunda, yâni 3-4 gün sonra
verebileceğimizi, ancak ilk ölçümlerde ortaya çıkan radyasyon düzeylerinin, bizi
endîşelendirmesine rağmen, şimdilik hayatî bir tehlikenin var olduğuna delâlet
etmediklerini ifâde ettim. Başbakan verilen bilgiler için teşekkür etti ve
sâdece:
"Ahmed bey, yetkili sizsiniz" demekle yetindi. Bu konuşmagerginliğimi azaltmıştı. Arkadaşlarım da Başbakan ile olan konuşmamın cereyân
tarzından memnûn olmuşlardı.
Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nu arayarak
resmî bildirimizi intikāl ettirdim. Bunun gerek bu akşam gerekse ertesi günkü
radyo ve televizyon haber bültenlerinde okunmasını ricâ ettim. Aynı bildiri
Anadolu Ajansı'na da intikāl ettirildi.
Bildiride çernobil kazâsı sonucu oluşan
radyasyon bulutunun Edirne ve civârını etkisi altına almış olduğunun tesbit
edilmiş olduğu, paniğe kapılmak için tehlikeli bir durumun mevcûd olmamakla
birlikte ikinci bir bildirimize kadar bazı husûslara dikkat edilmesi gerektiği
ifâde edildikten sonra:
- Mümkün
olduğu kadar yağmur altında kalınmaması,
- Şu ya
da bu şekilde çamurlanan ayakkabı ve elbiselerin çamurlarının oğuşturularak ya
da durgun su içinde yıkanarak değil de sürekli akan bir suyun altına tutularak
giderilmesi,
- Sebze
ve meyvaların akan su altında uzun süre yıkandıktan sonra yenilmesi
ve
- Büyük
baş hayvanların otlatılmayıp ahırlarda karantina altında tutulması ve yem olarak
saman ya da sunî yem ile beslenmeleri gerektiği tavsiye
ediliyordu.
Kalem Müdürüm Yüksel Erdil'i arayarak durumdan kendisini haberdâr ettim. Benim
herhâlde birkaç gün Başkanlık makāmına gelemeyeceğimi; rutin işler ve sair
imzâlar için Yardımcım Prof. Dr. Hasbi Yavuz'un yetkili olduğunu; beni arayacak
olanların isim ve telefon numaralarını eksiksiz ve mutlaka kaydedip her akşam
bana intikāl ettirmesini; arayanları muhakkak ama ancak akşamları
arayabileceğimi; elimizin altındaki dört telefonun da gezici radyasyon
ekiplerinden gelecek olan bilgi ve radyasyon ölçüm sonuçları için açık tutulması
gerektiğinden, beni yalnızca fevkalâde hayatî işler için telefonla
arayabileceğini kendisine bildirdim.
Edirne Vâlisini
Harekete Geçiriyoruz
Saat 23.00'ü bulmuştu. Bundan sonra RGD'nin
telefonundan Edirne Vâlisi Enver Hızlan beyi aradım. Kendimi takdîm ettim ve
durumu izah ettim. Resmî bildirimizi okudum. Bu bildiriyi son radyo ve TV
haberlerinde izlemesini, bildirinin jandarma mârifetiyle Edirne köylerine hemen
ulaştırılmasını, özellikle de köylünün büyükbaş hayvanlara radyasyonlu ot
vermemesinin mutlakā temin edilmesini, bölgedeki Türkiye Atom Enerjisi
Kurumu'nun ekiplerine yardımcı olunmasını, benimle sürekli temâsta bulunulmasını
istirhâm ettim.
Vâli'nin reaksiyonu önce olumsuz oldu.
Kendisine bir telefon şakası yapılıyormuş gibi geldi. Beni tanımadığını, resmî
bir yazı olmadan harekete geçemeyeceğini söyledi. Kendisine Başbakan'ın durumdan
haberdar olduğunu, şu anda kendisine TAEK Radyasyon Sağlığı ve Güvenliği
Dairesi'nden ve Daire Başkanı dâhil 4 kişinin huzurunda telefon ettiğimi, ancak
Daire'de teleks olmadığı için Vâliliğe teleksle ancak sabahleyin bir resmî yazı
gönderebileceğimi, ayrıca bunu posta ile göndereceğim imzâlı ve antetli bir
başka resmî yazıyla da te'yid edeceğimi, durumun vahim sonuçlara yol açmadan
lûtfen hemen harekete geçmesinin fevkalâde isâbetli olacağını, TAEK'in görevinin
şüphesiz ki Edirne Vâliliği'ni uyarmaktan öteye gidemeyeceğini, bu görevin de
kendisine durumun vehâmeti vurgulanarak şu anda ifâ edilmekte olduğunu,
gerisinin Vâliliğin takdîrine kalmış olduğunu, bunun bir şaka olmadığı husûsunda
emin olması için lûtfen radyo ve televizyonda akşamın son haber bültenlerini
izlemesini ve Devlet Su İşleri Misafirhanesi'ne telefon edip haber bırakarak
orada kalmakta olan ekiplerimizin kendisiyle temâsa geçmesi için tâlimat
bırakmasının da isâbetli olacağım kendisine arz ettim. Ayrıca da kendisine
telefon ve teleks numaralarımızı da bildirdim. Aslında Vâli'nin ilk davranışı,
tehlike durumu plânlarında öngörülen "tehlike haberinin doğruluğunu te'yid etme
ilkesi" doğrultusundaydı.
Fakat bu konuşmam üzerine Vâli:
"
Müsterih olunuz, sayın Hocam. Durumu anladım. Hemen harekete geçiyorum. Sizimutlaka arayacağım." dedi. Gerçekten de bu konuşmamızdan sonra Enver Hızlan
hârikulade bir sorumluluk örneği göstermiş ve TAEK ile çok sıkı bir işbirliği
yaparak Edirne ve civârının bu felâketi, Allāh'a şükürler olsun, olabildiğince
az zararla atlatmasına her türlü takdîrin ötesinde katkıda bulunmuştur. Bu
sebeplerden ötürü Enver Hızlan TAEK câmiasında daimâ hörmet ve muhabbetle anılan
bir zât olmuştur.
O gece 23.30 sularında TAEK'in resmî
bildirisi hem radyodan, hem de televizyondan yayınlandı. Sabaha karşı 02.30
sularında da Edirne Vâlisi beni telefonla arayarak Edirne'nin her köyüne Vâlilik
ve jandarma mârifetiyle TAEK'in resmî bildirisinin ulaştırılmış ve büyükbaş
hayvanların dışarıda otlatılmaması husûsunda da önlemlerin alınmış olduğunu
bildirdi.
Bunun üzerine hepimiz nisbeten rahat bir
nefes aldık. Hepimize, bir ân, sanki operasyonun zor olan bölümü bitmiş de sıra
yalnızca rutin ölçümlere ve değerlendirmelere kaldı gibi geldi.
Nitekim:
- İlk ağızda
alınabilecek bütün tedbirleri almış,
- Görevlendirmeleri
yapmış,
- Sorumluluk ve
yetkileri dağıtmış,
- Başbakan'a ve Edirne
Vâliliği'ne haber verip Vâlilik makāmının kendi yetkisindeki tedbirleri almasını
sağlamış,
- Kamuoyunu TRT
aracılığıyla bilgilendirmiş ve
- Felâket bölgesindeki
vatandaşların riâyet etmeleri gerekli önlemleri ilân etmiş
bulunuyorduk.
bırakmıştı. İşte ancak o zaman boğazımızın kurumuş olduğunun ve yaklaşık on
saattir çay ya da kahve içmediğimizin farkına vardık. Arkadaşlar çay demlediler.
Bu, bizim tatlı bir sohbete dalmamıza vesiyle teşkil etti. Bu sohbet hemen hemen
her saatte bir Edirne'den telefonla gelen radyasyon ölçüm sonuçlarıyla
bölünmekteydi. Sabah şafak sökerken elimizdeki bilgilere dayanarak beşimiz bir
ilk durum değerlendirmesi yaptık. Olayın boyutları hakkında kesin bir bilgi
edinmek için vaktin henüz erken olduğu ortaya çıktı. Önümüzdeki günlerde
alınması gerekli tamamlayıcı önlemler ve görevlendirmeler husûsunda fikir
teatisinde bulunduk. Ama 4 Mayıs günü böyle bir nisbî iyimserliğe kapılmada
biraz acele etmiş olduğumuzu dramatik bir şekilde idrâk edecektik.
Kapıkule-Edirne
Yolundaki
Büyük
Kontaminasyon
Gündüzün Edirne'den gelen bir telefon
Kapıkule-Edirne yolunun 2,5 km uzunluğundaki bir kısmının derhâl âcil tedbir
alınmasını gerektirecek kadar radyoaktif kontaminasyona mâruz kalmış olduğunu
bildiriyordu. Burada ölçülen maksimum 16 mR/saat
(miliröntgen/saat)lik radyasyon düzeyi "Türkiye'nin çernobil
çilesi" süresince TAEK'in karşılaşmış ve ölçmüş olduğu en yüksek ve en
endîşe verici radyasyon düzeyi olarak kalacaktır. Bu, o sıralarda İstanbul'da
havadaki radyasyon düzeyinin tam 1000 misli idi.
Hemen ÇNAEM Sağlık Fiziği Bölümü Başkanı
(rahmetli) Dr. Selâhattin Göksel'i arayıp durumu bildirdim. ÇNAEM
"Dekontaminasyon Birimi"nin, yâni radyoaktivite bulaşmış bir yeri
radyoaktivitesinden temizlemek husûsunda uzmanlaşmış özel ekipin hemen yola
çıkarılmasını ricâ ettim. Ayrıca:
- Trakya'dan
toplanarak ÇNAEM'e getirilecek numûnelerin analiz sonuçlarının da ânında RGD'ye
ulaştırılması,
- Ellerindeki son
gezici radyasyon ölçüm biriminin de Sinop-Anamur hattının batısında ve
İzmit-Ankara hattının güneyinde kalan bölgeyi tarayıp çanakkale yoluyla
Edirne'deki diğer ekiplere katılması,
- Edirne'deki gezici
radyasyon ölçüm birimlerimizden birinin de Trakya'nın geri kalan kısımlarını
taramak üzere görevlendirilmesi
tâlimatlarını
verdim.
Edirne'ye hemen hareket eden ÇNAEM
Dekontaminasyon Birimi Kapıkule-Edirne yolunun kontamine olmuş olan 2,5 km'lik
kısmını Vâliliğin görevlendirdiği İtfaiye'nin de yardımıyla ve epeyi uzun bir
çalışmadan sonra tamâmen dekontamine etmeyi (yâni radyoaktif bulaşıklılığını
gidermeyi) başardı. Biriken yüksek radyasyonlu çamurlar ise varillere
doldurularak ÇNAEM'e getirildi; hazırlanan özel bir derin bir çukura gömülerek
emniyet altına alındı.
Sütteki
Radyoaktivite ve Alınan önlemler
Ertesi günü akşamına doğru ÇNAEM'den ilk
numûnelerin analiz sonuçları sökün etmeğe başladı. Buna göre Edirne'nin
civârının aynı düzeyde etkilenmemiş olduğu, bazı yerlerin hiç radyasyon almamış,
bazılarının ise farklı düzeylerde radyasyona mâruz kalmış oldukları
anlaşılmaktaydı. İlk belirlemelere göre yere inen radyoaktif serpinti içinde
I-131 radyoizotopu yoğunluktaydı. Süt numûnelerinde önceleri litrede birkaç yüz
bekörel'i (Bq) geçmeyen aktiviteler ölçüldü. Bunu izleyen günlerde
ise bu aktivite arttı. Yasağa rağmen bazı meralarda gene de otlatılmış olan
hayvanların sütünde 1000 Bq/lt, ve hattâ nâdiren de olsa bundan daha yüksek
aktiviteler gözlendi. Yalnız bu rakkamlar en uç rakkamlardı. Daha sonra, Edirne
ve civârındaki sütlerde ilk aydaki ortalama aktivite 400 Bq/lt civârında bir
kararlılık arz edecekti. Ancak bu ilk günlerde elimizde yeteri kadar ölçüm
sonucu bulunmadığından süt tüketimi konusunda, muhakkak, önlem alıcı bir
müdâhele gerekli görülüyordu.
önce ÇNAEM Müdürüne telefon ederek
her gün İstanbul piyasasından her marka sütten birer şişe veyâ kutu alınıp
sürekli analiz edilmesini ve sonuçların günü gününe RGD'ye bildirilmesi
tâlimatını verdim. Ayrıca RGD bünyesinde yaptığım müşâvere ve müzâkereler
sonunda da: 1) süte yapılacak müdâhalenin yalnızca Edirne'nin, sütleri yüksek
aktivite gösteren bir kaç köyüne münhasır kalmasının; 2) buralarda üretilen
sütlerin, Avrupa'da olduğu gibi panik içinde ve bilinçsizce imhâ edilecek yerde,
satın alınıp bir mandırada toplanarak bunlardan peynir yapılmasının sütleri hebâ
etmemek yönünden isâbetli önlemler olacağı husûsunda kanaat birliği hâsıl oldu.
Zira I-131, peynirin olgunlaşma süresi olan 3-4 ay zarfında radyoaktif bozunum
yoluyla yok olacağı için piyasaya sürülen peynirler de artık hemen hemen hiç
I-131 ihtivâ etmeyeceklerdi. Hemen Edirne Vâlisi ile temâs kurarak durumu
kendisine izah ettim.
Nitekim bu sütler halka intikāl
etmeden satın alma yoluyla toplattırılarak peynir yapıldı. 4 ay sonra piyasaya
sürülmelerinden önce analizleri yapıldı. I-131 ihtivâ etmedikleri, buna karşılık
kilo başına en çok 42 Bq kadar Cs-134 ve Cs-137 ihtivâ ettikleri, bunun ise
radyasyon sağlığı açısından hiçbir sakıncası olmadığı anlaşıldı. Arkadaşlar bu
bilinçli kararın Türk ekonomisine, o günün parasıyla, yaklaşık bir milyon
dolar karşılığı 600 milyon TL'lik bir katkı sağlanmış olduğunu
hesapladılar.
İstanbul'da şehir suyunun ve barajlardan
alınan numûnelerin analizleri suların kontamine olmamış olduğunu gösteriyordu.
Bu da bizi çok rahatlatmıştı. Ayrıca
İstanbul'da satılan sütlerde de müsaade edilen düzeyin üzerinde bir radyasyon
olmadığı anlaşılmıştı. ÇNAEM Müdürlüğüne verdiğim tâlimat doğrultusunda 5
Mayıs'tan i'tibâren de her hafta Boğaziçi'ndeki ve Karadeniz'deki balık
türlerinin ve midyelerin radyasyonlu olup olmadıkları tahlîl edilmeye
başlanmıştı. Ağustos 1986'ya kadar sürdürülen bu analizler gerek balıkların
gerekse midyelerin tüketiminde hiçbir sakınca olmadığını ortaya koyacak ve
sürekli te'yid edecekti.
ölçüm Sonuçlarının
Değerlendirilmesi.
Ferahlıyoruz!
RGD'ye Edirne'den, ÇNAEM'den, Akçakoca'dan,
Batı Anadolu'yu tarayan gezici radyasyon ölçüm biriminden rakkamlar ve bilgiler
geceli gündüzlü yağıyordu. Geceleri ben de dâhil 5 kişi ve gündüzleri ise, diğer
rutin görevleri yanında, o günlerde yaklaşık 20 kişiden oluşan bütün RGD
personeli sırf bu verilerin kaydı, sınıflandırılması, haritalara işlenmesi ve
değerlendirilmesi işiyle uğraşıyordu. Bazı geceler nöbete kalanların bazılarına
biraz dinlenmeleri için izin veriyorduk. Evlerinde birkaç saat uyuyan bu fedâkâr
çocuklar bize sabaha karşı gene katılıyorlardı. Nöbetin gediklisi RGD Başkanı
özer özerden ile bendim. Özer'in saçı sakalı birbirine karışmıştı. Birkaç günde
iki kilo vermişti. Diğer çocukların ise yüzleri belirgin bir şekilde
süzülmüştü.
Ben her akşam lojmanımdaki çalışma odama
3-4 saat kadar çekilerek, özel Kalem Müdürü'mün akşamları bana bildirdiği,
gündüzün beni aramış olan gazetecilere ve haber ajanslarına telefon ederek
sordukları sorulara cevap veriyor, sonra da aşağı kata inerek RGD'dekilere
katılıyordum.
Bu durum bu minvâl üzerine 7 Mayıs'a kadar
devam etti. 3-7 Mayıs arasında ne ben ne de RGD Başkanı özer özerden uyumak
fırsatı bulmuştuk. Artık ayakta bile zor durmaktaydık. Diğerlerimiz her ne
kadar, arada bir, kaçamak birkaç saat uyumuş iseler de bunların toplamı da kişi
başına herhalde 8-10 saati geçmiyordu. Ama 7 Mayıs günü, yâni radyasyon
bulutunun Edirne ve civârını vurduğu günden 3,5 gün gibi kısa bir zaman
süresinin sonunda, çizdiğimiz programa ve stratejiye uygun olarak toplanmış olan
verilerin, duruma iyice hâkim olabilmek ve nihaî değerlendirmeyi yapabilmek
üzere, yeterli ve yeterince ayrıntılı olduğuna karar
verdik.
Buna göre, çernobil kazâsının yakın sonucu
olarak Türkiye'yi 30 Nisan 1986'dan i'tibâren etkisi altına almış olan
radyasyonla ilgili 7 Mayıs'a kadar yapılmış olan ölçüm ve analizlerin ışığı
altında, durum değerlendirmesinden şu sonuçlar çıkmaktaydı:
- Radyasyon bulutunun
periferik cephesi Türkiye'nin Karadeniz Ereğlisi, Akçakoca, Adapazarı, İzmit ve
Keşan'ı birleştiren ve oradan da Bulgar hududunu izleyerek İğneada'ya gelen ve
İğneada'dan da Karadeniz kıyısını tâkiben Karadeniz Ereğlisi'nde kapanan kapalı
eğrinin içinde kalan bölgeyi 30 Nisan'dan i'tibâren etkisi altına almağa
başlamıştı.
- Bulutun yoğun
radyasyon yüklü asıl çekirdeğini oluşturan radyoaktif zerreler 3 Mayıs günü
Bulgaristan üzerinden gelen ve atmosferin yüksek tabakalarında yoğunlaştıktan
sonra yere gökgürültülü sağnak ve dolu şeklinde düşen bir yağışla Edirne ve
çevresine inmişti.
- Radyoaktif
zerrelerin yere inişi homogen (yâni her yerde aynı mikdarda) olmamıştı. Edirne
ve civârında her yer aynı düzeyde radyasyon almamıştı. Hiç radyasyon almayan
yerler de vardı. Bütün Trakya göz önüne alındığında Edirne ve civârından başka,
yalnızca Büyük çekmece civârında ve bir de Halkalı'da radyasyonun yoğun olduğu
ama meskûn olmayan birkaç yer tesbit edilmişti.
- Radyasyon, yerleşim
yerlerindeki akar sulara ve şehir sularına etkili olmamıştı. Buna karşılık
meraların bir bölümü kontamine olunca buralarda otlayan hayvanların sütleri de
radyasyonlu olmuştu. Büyükbaş hayvanların etlerinde de radyasyon tesbit edilmiş
ama koyunlardaki radyasyon inek ve sığırdakilere göre çok daha az bulunmuştu.
Kümes hayvanlarının etlerinde ve yumurtalarında radyasyon
bulunmamıştı.
- Bütün Trakya'da
ayçiçeği bitkisine radyasyon nüfûz etmemişti. (Ve dolayısıyla 1986 yılı
ayçiçek yağı ürünü tümüyle radyasyonsuz olmuştur).
- Sinop-Anamur
hattının batısında ve yukarı da sözü edilmiş olan radyasyon bölgesinin dışında
kalan bölgede endîşeyi mûcib olabilecek hiçbir radyasyon düzeyine
rastlanılmamıştı.
- En yüksek radyasyon
Kapıkule-Edirne yolu üzerinde 2,5 km kadar uzun bir şerit üzerinde tesbit
edilmiş ve başarılı bir dekontaminasyon işlemiyle bu yol tamâmen temizlenmişti.
Diğer yerleşim yerlerinde ve yollarda endîşeyi mûcib olabilecek hiçbir
kontaminasyona rastlanmamıştı.
- Bölgede en fazla
radyasyona mâruz kalan insanın bile, en karamsar değerlendirmeyle, fazladan
yalnızca 50 mRem (milirem)'lik bir radyasyon dozu yüklenmiş olduğu
anlaşılmıştı.
- Bu hesaplar 15
Mayıs'da, o târihe kadar toplanan bütün veriler göz önünde bulundurularak, bir
kere daha yapılmış ve gene en karamsar değerlendirmeyle bu bölgede en fazla
radyasyona mâruz kalmış bir kimseye yüklenen fazladan radyasyon dozunun
kesinlikle 50 mRem'i ve tiroide yüklenen dozun ise kesinlikle 75
mRem'i aşamayacağı bulunmuştur. Guatrın I-131 aracılığıyla yapılan teşhisi için
hastaya 40 mikroküri kadar I-131 verilebilmektedir. Böyle bir teşhis için
tiroide yüklenen dozun 70.000 mRem olduğu düşünülecek olursa, Edirne ve
civârındaki ahâli için hesaplanmış olan maksimum tiroid dozunun 70.000 mRem'in
ancak binde biri civârında olması hiçbir endîşeye yer vermemekteydi.
(ICRP)'nin bir insan için tesbit ettiği maksimum müsaade edilebilir tüm
vücûd dozu yılda 5 Rem yâni 5000 mRem idi. Bundan fazla dozun bir yılda
alınması sağlık açısından rizikolu addedilmekteydi. Ancak Dünya Sağlık örgütü
(WHO) ile Dünya çalışma örgütü (ILO) nükleer tesislerde çalışmayan sivillerin
tehlike zamanlarında değil, normal zamanlarda bu dozun onda
birinden daha fazlasına mâruz kalmamaları için sorumluları gerekli önlemleri
almaya zorlayacak türetilmiş bir norm geliştirmişlerdi. Bu
norma göre nükleer tesisler de çalışmayan sivillerin tehlike dışı zamanlarda
alabilecekleri en yüksek doz olarak 500 mRem önerilmekteydi.
Doz hesabının sonucu hepimize rahat bir
nefes aldırmıştı. Herkesin yorgun ve bitkin yüzünde bir sevinç vardı. Yorgunluk
ve bitkinliğimizin de kuvvetlendirdiği bu sevinç sarhoşluğu içinde havamız,
sanki,
Türkiye'nin çernobil çilesi'nin sona ermiş olduğunusergiler gibiydi.
Heyhât! Gaflet ki ne gaflet! O anda bütün
bu başımıza gelenlerin
Türkiye'nin çernobil çilesi'ninyalnızca yumuşak(!) bir girizgâhı olduğunu, asıl çilenin bundan sonra yurt
dışından dost görünen bir sürü dış düşmanlar ile yurt içinden de bir sürü ön
yargılı câhiller ve hattâ bazı çıkarların peşinden koşanlar tarafından örülüp
Türkiye'nin nasıl bir çernobil Komplosu ile karşı karşıya
bırakılacağını nasıl tahmîn edebilirdik ki? Evet: "Su uyur, düşman
uyumaz!"
Bu değerlendirme sonucuna dayanarak, dört
gün önce Edirne ve civârına TRT ve Edirne Vâliliği aracılığıyla duyurmuş
olduğumuz resmî bildirimizdeki, büyükbaş hayvanların karantinasına ve
radyasyonlu otla beslenmemelerine ilişkin madde hâriç, bütün tedbirlerin
kaldırılmış olduğuna dair bir ikinci bildiri hazırladık. TRT'ye, ajanslara ve
Edirne Vâliliği'ne intikāl ettirdik. Ayrıca durum hakkında özet bir raporu da
Başbakan'a takdîm ettik. Edirne Vâlisi ile yaptığım bir telefon konuşmasında bu
durumu şifâhen de te'yid ettim. Bölge halkının Vâliliğin topladığı sütler
hâricinde bütün gıdâları çekinmeden yiyebileceği müjdesini verdim ve Vâliye
"Halka intikāl etmiş, etmekte olan ve edecek olan bütün gıdâ maddeleriradyasyon sağlığı açısından hiç ama hiçbir mahzur teşkil
etmemektedirler" dedim. Bu cümle, o târihten sonra sürekli olarak
her fırsatta ve her yerde inanç ve kararlılıkla tekrarlayacağım bir beyân ve
TAEK'in de taahhüdü olacaktı. Fakat Medya'nın bir bölümü,
kendine has cehâleti ve hınzırlığıyla, bu cümleyi deforme ederek, ısrarla, sanki
"Türkiye'de aslā radyasyon yoktur" demişim gibi davranacaktı.
RGD'dekilerle birlikte bir yorgunluk
kahvesi içtikten sonra lojmanımdaki çalışma odama çekilip önce ÇNAEM Müdürünü,
sonra ÇNAEM Sağlık Fiziği Bölümü Başkanı (rahmetli) Dr. Selâhattin Göksel'i
arayarak son durumu onlarla da müzâkere ettikten sonra: 1) Trakya'da iki gezici
radyasyon ölçüm ekibi kalmasını ve bunların numûne toplayıp göndermeğe devam
etmelerini, 2) numûnelerin analiz sonuçlarının günü gününe RGD'ye
ulaştırılmasını ve 3) Doğu Karadeniz'e bir gezici ekip çıkarılması tâlimatlarını
verdim. Özel Kalem müdürümden gelen telefon listesindeki telefonlara da gereken
cevapları verdikten sonra, üç günden beri ailemle birlikte ilk defa o akşam
yemek yiyebildim. Yorgunluk ve uykusuzluktan bitkin vaziyetteydim. Eşime beni
ancak ve ancak ya RGD Başkanı özer özerden, ya ÇNAEM Sağlık Fiziği Bölümü
Başkanı Dr. Selâhattin Göksel, ya ÇNAEM Müdürü ya da Başbakan ararsa
uyandırmasını ricâ ederek uykuya çekildim. O gece tam 13 saat deliksiz bir uyku
çekmişim!1
[1]Mâcerânın geri kalan kısmını öğrenmek isteyenler çernobil Komplosu başlıklı kitabıma
müracaat edebilirler. (Bilge Yayınları, İstanbul Nisan 2004)