Buradasınız
İSLÂM'DA KADIN HAKLARI
Câhiliyye Döneminde Kadının Değersizliği
çocuklar babaları tarafından genellikle nefretle karşılanırdı. Kızların
doğumları cemiyette kendilerine aşağılayıcı bir tavra ve muameleye
mâruz bırakmasın diye babaları bunları, genellikle, ya putlara kurban
eder ya da diri diri gÖmerlerdi (XVI/58-59, XLIII/17, LIII/19-22)[1].
Yaşamalarına müsaade edilmiş olanların ise mal-mülk edinmek ya da
bunları tasarruf etmek konusunda da, evlenmek ya da boşanmak konusunda
da söz hakları yoktu. Erkekler istedikleri kadar kadınla evlenir,
istedikleri kadar kadını da câriye ya da odalık olarak kullanabilir ya
da satabilirlerdi.
Hiç şüphesiz bu örfün
tesisinde Araplar ile beraber yaşamakta olan Yahudiler ve
Hıristiyanlar'ın kadınlara bakış açıları da rol oynamıştır. Yahudilerde
kadın belirli zamanlarında "kirli" olarak addedilen, bu yüzden yemek
pişirmesi dahi yasak olan horlayıcı bir konumdaydı. Hıristiyanlarda ise
papazların ve keşişlerin çoğu kadını Şeytan ile eşanlamlı görür, onunla
konuşmak dâhil herhangi bir münâsebette bulunmayı dahi tasvîb etmezdi.
İlâhî Hukūk Açısından Kadının Konumu
Kur'ân, kadınları hedef alan bu nefsânî uygulamaları ibtâl eden İlâhî
Hukūk'u da ihtivâ ve ilân etmektedir. Cenâb-ı Peygamber'in Sahîh
Sünneti ise bu hukūku tafsîl ve tahkîm etmektedir. Kur'ân'ın 176 âyet
ihtivâ eden IV. Nisâ (Kadınlar) sûresi kadın haklarına tahsîs edilmiştir.
Bu konuda önemli bazı hükümler şunlardır:
<>
- Kasten insan öldürmek (IV/92)
haramdır. Onun için Câhiliyye Dönemi arapları gibi kız çocuklarını
öldürecek yerde (LXXXI/8-9) Allāh'dan hayırlı evlâdlar istemek gerekir
(II/218).
- Dilediğine kız, dilediğine erkek çocuk bahşeden; dilediğini de
kısır bırakan Allāh'dır (XLII/49-50). Şu hâlde, doğurduğu çocuğun
cinsiyetinden dolayı annesi sorumlu tutulamaz.
- Allāh kadınların haklarının koruyucusudur (IV/34). Bundan dolayı erkekler eşlerinin haklarına tam bir saygı göstermelidir (XXVI/183).
- Kadınlara mirâs yoluyla sâhip olmak haramdır (IV/19).
- Kadınların mirâs hakları (IV/7,11-12, 33, 176) ve mehir hakları (II/237, IV/4, 20-21, 24-25) vardır.
- Oğulların babalarının evlenmiş olduğu kadınlarla evlenmesi ise haramdır (IV/22).
- Koca eşleri arasında adâleti sağlamakla yükümlüdür, buna gücü yetmeyenin tek bir kadınla yetinmesi gerekir ( IV/3).
- Kocanın karısıyla iyi geçinmesi Allāh'ın emridir (IV/19).
- Kadının
boşandığı zaman, apaçık bir bir hayâsızlığı yoksa, iddet müddetinin
sonuna kadar oturdukları evlerden çıkmama (LXV/1), eğer kadın hâmile
ise doğum yapıncaya kadar eski kocasından nafaka alma, eğer çocuğunu
emzirirse bunun ücretini de eski kocasından isteme hakkı vardır
(LXV/6)[2].
Kadınların boşanma hakkı da vardır ama bir hadîsde:
- Şer'î
bir zarûret ve aklî bir mecbûriyet olmadıkça bir kadın kocasından
boşanmayı isterse Cennet'in kokusu ona haram olur (Ömer Fevzi Mardin, Hadîs-i Şerîfler, s. 332, İlâhiyyât Kültür Te'lifleri Basım ve Yayım Derneği Sayı 10, Yelken Matbaası, İstanbul 1978)
denilmektedir; zirâ
- Allāh'ın en hoşlanmadığı helâl, boşanmadır (Câmiü-s Sağîr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, 1. cild, s. 37, no. 30, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996).
Kadınların kendilerini müdafaa etmek hakları da vardır. Kendisine zinâ suçu isnâd edilen kadın için Kur’ân:
isnâdında bulunup da kendilerinden başka şâhitleri olmayanlara
gelince, onların her birinin şâhitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden
olduğuna dair dört defa Allāh adına yemin ederek şâhitlik etmesidir.
sözüne Allāh’ı şâhit tutup kocasının mutlakā yalan söyleyenlerden
olduğuna şâhitlik etmesi kendisinden azâbı kaldırır.
lûtfu ve rahmeti olmasaydı ve Allāh, tövbeleri kabul eden hüküm ve
hikmet sâhibi olmasaydı (hâliniz nice olurdu?)!” (XXIV/6-10)
hükümlerini vaz etmiştir. Burada, kadının hukūken kocadan daha fazla koruma altında bulunduğu âşikârdır.
Kezâ
Hazret-i Peygamber Vedâ Hutbesinde: “Çocuk, kimin yatağında doğduysa
ona aittir” demiştir. Bu hadîs, resmî annesi ve babasından başka hiçbir
kişinin çocuğun kendisine ait olduğunu iddia etmeğe hakkı olmadığını ve
eğer iddia ederse de bunun çocuğun annesine bir iftirâ gibi telâkki
edilmesi gerektiğine ruhsat veren hukūkî bir düzenlemedir. Çocuk
kadının bir günâhı sonucu doğmuş bile olsa, bu düzenleme nifâka ve
aile birliğinin parçalanmasına engel olan, ve kadının günâhının
cezâsını Rûz-i Cezâ’ya erteleyen rahmânî bir tedbirdir.
Cenâb-ı Peygamber'in kadınların haklarını tafsîl eden hadîslerinden bazıları da şöyledir:
- Kadının: 1) kocası yemek yediğinde kendisine de
yedirilmesi, 2) bir şey giyindiğinde kendisinin de giyindirilmesi;
kocasının 3) kendi yüzüne vurmaması, 4) "Sen çirkinsin" gibi sözlerle
hakāret etmemesi, 5) cezâlandırmak düşüncesiyle evinin dışındaki bir
yerde onu terk edip yalnız bırakmaması konusunda hakları vardır.
(a.g.e., 2. cild, s. 310, no. 1975).
- Sizin hayrlınız, kadınlarına ve kızlarına hayrlı olanınızdır (a.g.e. 2. cild, s. 372, no. 2132).
- Evlilikleri hakkında kadınların fikrini alınız.
Dul kadın kendi arzusunu açıkça ifâde eder. Bâkire kızın izni ise
susmasıdır (a.g.e., 1. cild, s. 29, no.12).
- ... Şu iki zayıfın haklarını gözetme konusunda Allāh'dan korkun: dul kadın ve yetim çocuk (a.g.e., 1. cild, s. 62, no.72).
- İki küçük kızı ergenlik çağlarınadek yetiştiren, terbiye eden kişiyle ben Cennet'e girerim, hem şöylece (Şehâdet ve orta parmağını birleştirerek göstermişler; yanyanayız, aramızdan su sızmaz demek istemişlerdir) (Abdülbâkıy Gölpınarlı, H. Muhammed ve Hadîsleri, s. 94, no. 606, Arkın Kitabevi, İstanbul 1957)
- Hayırlınız ehline-ayâline hayırlı olanınızdır ve
ben ehlime-ayâlime hayırlınızım; kadınları ancak kerem sâhibi büyük
kişi ulu tutar, ağırlar ve onları ancak alçak olan horlar, aşağı
tutar. (a.g.e., s. 102, no. 647)
- Erkek yalnız karısına, kadın da kocasına bakarsa
Allāh ikisine de rahmetle bakar; erkek karısının elini tuttu mu
ikisinin de günâhları ellerinin parmak uçlarından dökülür gider
(a.g.e., s. 104, no. 663)
- Cennet anaların ayaklarının altındadır (a.g.e., s. 101, no. 637).
- Kim ki üç kız çocuğunu geçindirir, onları terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa Cennet onundur (Câmiü-s Sağîr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, 3. cild, s.371, no. 3695).
- Kadınlarını ancak sizin en kötüleriniz döver (a.g.e., 1. cild, s. 306, no. 629).
- Hiçbir mümin eşine kötü söz söylemesin!
- Bir kimse eşinin bir huyundan hoşlanmıyorsa başka bir huyunu beğensin!
Kadınlara Revâ Görülen Sınırlandırmalar
Kur’ân’ın ve Peygamber’in kadınlara revâ görmediği bazı
sınırlandırmalar Emevîler’den i’tibâren sanki dinin bir rüknü (temel
kurallarından biri) imiş gibi yaygınlaştırılmıştır. Bunların başında
Emevîler’in Bizans’dan ve İran’dan görüp de Arap Âlemi’ne taşıdıkları:
1) çarşaf, ve 2) kadının hareme kapatılması gelmektedir.
Emevîler’den
i’tibâren kadınların kazanılmış hakları ve sosyal statüleri, Câhiliye
Dönemi’ni andıran bir biçimde, gerilemiştir. Kadın haklarına en büyük
tasallut Emevîler’den başka Haricîler’den ve Vehhâbîler’den gelmiş ve
giderek İslâm Âlemi’nde yaygınlaşmıştır. Bu dönemde zaman zaman
kadınlar eğitimden de mahrûm bırakılabilmişlerdir. Cenâb-ı
Peygamber’in:
- İlim öğrenmek her
müslümana farzdır. (Abdülbâkıy Gölpınarlı, H. Muhammed ve Hadîsleri,
s. 34, no. 199, Arkın Kitabevi, İstanbul 1957)
- İlmi gizleyene her şey, hattâ denizdeki balıkla havadaki kuş bile lânet eder. (a.g.e. s. 30, no. 170)
- Bir ân ilimle meşgūl olmak, bir ân kitaba, yazıya bakmak altmış yıl ibâdet etmekten hayrlıdır. (a.g.e. s. 34, no. 198)
hadîsleriyle
de sâbit olan “kadının eğitim ve ilim sâhibi olma hakk”na şu ya da bu
sebeplerle engel olunması Câhiliye Dönemi taassubunu yansıtan bir zulüm
ve bir yobazlık şeklinde bugün İslâm Âlemi’nde hâlâ yer yer tecellî
etmektedir.
Hazret-i Peygamber’in müslüman
kadınlarla bir arada oturup sohbet ettiği bilinmektedir. Kur’ân’da
yalnızca Hazret-i Peygamber’in zevcelerinden bir şey istendiği zaman
perde arkasından istenmesi şartı getirilmiştir (XXXIII/53). Bu şartın
diğer bütün müslüman kadınlara genelleştirilmesi ve hele uydurulmuş
hadîslerle bunun Hazret-i Peygamber’e izâfe edilmesi hem büyük bir
nifâk unsuru ve hem de Hazret-i Peygamber’e bir bühtândır. Çünkü
Cenâb-ı Rabbü-l Âlemiyn Hazret-i Peygamber’e kendiliğinden helâl ya da
haram tâyin etmek yetkisini vermemiştir (LXVI/1).
Osmanlı
İmparatorluğu’nda da, cumhûriyet Türkiye’sinde 1950’li yılların
ortalarına kadar da câmilerimizde kadınlar Sünnet’e uygun olarak
erkeklerin ardında saf tutmuşlar ama erkeklerle kadınlar arasında aslā
bir perde bulunmamıştır. Hac’ca gitmenin 1950’lerden i’tibâren
kolaylaşmasının sonucu olarak Suudî Arabistan’ı ziyâret edenler bu
ülkede geçerli olan Vehhâbî âdetlerini ve bu arada câmilerde kadınlar
ile erkekler arasında biribirlerini görmeyecek şekilde perdeler
bulunmasını Cenâb-ı Peygamber’den kalmış bir Sünnet olarak vehmederek
bunları Türkiye’ye de intikāl ettirmiş ve yaygınlaştırmışlardır.
Bugün,
haklarını feminizm ve eşitlik ütopyaları çerçevesinde arayan
kadınların İslâm Hukūku açısından aklını karıştıran: 1) recm cezâsı,
2) talâk-ı selâse ile karı boşamak, 3) kadının şâhitliği, ve 4) mirâsda
kadının hakkı meselelerine de kısaca bir göz atmak gerekir.
Zâni ve Zâniyenin Recm Edilmesi Konusu
Kur'ân'da:
- "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şâhit getirin.
Eğer şâhitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yâhut Allāh
onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin"
(IV/15), - "İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa cezâ verin; eğer tevbe eder,
uslanırlarsa artık onlara cezâ verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü
Allāh tevbeleri kabûl eden ve çok esirgeyendir"
(IV/16), ve - "Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz sopa vurunuz;
Allāh'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allāh'ın dininde (hükümleri
uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da
onlara uygulanan cezâya şâhit olsun"
(XXIV/2)
denilmektedir.
Buna
rağmen bâzı hadîslerde Cenâb-ı Peygamber'in zinâ suçu sâbit olan
birkaç kişiyi recmettirmiş olduğu rivâyet edilmektedir[3]. Hz
Peygamber'in Kur'ân'ın (XXIV/2) âyetindeki açık hükmü çiğneyerek zinâya
uygulanan cezâyı nefsânî olarak arttırması Kur'ân'ın O'nun yüce ahlâkı
hakkındaki tavsifi[4] ve Peygamber'e yüklemiş olduğu mükellefiyetler
(IV/105, V/48-49, XIV/11, XVIII/27) ile bağdaşmadığından: ya 1) bu
hadîsler uydurma hadîslerdir, ya 2) bu recm uygulaması henüz (XXIV/2)
âyeti nüzûl etmeden vuku bulmuş olan, o zamanki yaygın örfe uyarınca
bir uygulamadır, ya da 3) bu recm yahudi şerîatına[5] mensûb kimselere
uygulanmıştır.
Hz Ayşe'ye izâfe edilen bir rivâyette:
Âişe (radyallāhü anhâ)'dan: Şöyle demiştir:
ki recm etme âyeti ve yetişkin kişiyi on defa emzirme
(sebebi ilenikâhlanmanın haramlığı) âyeti indi ve andolsun ki bu âyetler tahtımın[6]
altındaki bir yaprakta (yazılı) idi. Resûlullāh (sallallāhü aleyhi ve
sellem) vefât edip biz O'nun ölümü ile meşgûl olunca, evde beslenen
bir koyun (veyâ bir keçi) girip o yaprağı yedi[7]"
denilmektedir.
Bu rivâyet Kütüb-i Sitte'de yalnızca İbn Mâce'nin Sünen'inde
bulunmaktadır. Ayrıca, Kütüb-i Sitte'nin hepsinde de yer almış olan
olan bir başka rivâyette de:
bin el-Hattâb
(radiyallāhü anh) (halîfe iken Medîne-i Münevvere'dekiMescîd-i Nebevî'de bir Cumâ hutbesinde) şöyle demiştir:
Müslümanlar) Şüphesiz ben şundan korkarım: Halkın üzerinden uzun bir
zaman geçer de nihâyet bir adam: Ben Allāh'ın kitabında (zinâ eden
evliyi) recmetme (hükmünü) bulmuyorum, der ve bu yüzden halk Allāh'ın
farîzalarından birini terketmekle dalâlete giderler. Bilmiş olun ki
(zinâ eden) kişi muhsan (evlenmiş) olup beyyine (dört erkek şâhid),
veyâ gebelik, ya da itirâf olduğu zaman şüphesiz recmetmek haktır.
Şüphesiz ben recm âyetini okudum. Âyet şudur:
denilmektedir.
Bu son iki rivâyetin uydurma oldukları şuradan bellidir ki bunlar
"Kur'ân'ı muhakkak ki Biz indirdik ve muhakkak ki O'nun koruyucusu da
Biz'iz" (XV/9) âyetinin kesin hükmüne muhâlif iddialar içermektedirler.
Zîrâ bu âyet Cenâb-ı Hakk'ın kelâmı ile, idrâk ve iz'an sâhiplerine: 1)
Kur'ân'ın bizzât Kendisi'nin koruması altında olduğunu, ve bundan
dolayı da ebediyyen 1) herhangi bir eksikliğe uğramaksızın, 2)
herhangi bir ek ile tahrîf edilmeksizin Hz Cebrâil'in Hz Muhammed'e
tebliğ ettiği şekliyle muhâfaza edileceğini vaad ve ilân etmektedir.
Sözde-recim-âyeti'nin bugünkü Mushaf'da bulunmadığının iddiası ise
Cenâb-ı Hakk'a yalan ve vaadini tutmamak isnâdından başka bir şey
değildir.
Bu durumda, söz konusu iki
rivâyetin hem Hz. Ayşe'nin ve hem de Hz. Ömer'in imajlarını tahrîf
etmeğe yönelik bir propagandanın eseri olması da muhtemeldir.
Kısacası,
zînâ edenlerin recm edilmesi Emevîler devrinden i’tibâren uygulamaya
konulmuş Câhiliye Dönemi’ne rücûun unsurlarından olan Kur’ân dışı bir
zulûmdür. Bu Kur’an dışı uygulama hâlen bâzı islâm ülkelerinde
geçerliliğini korumaktadır. Bunu irtikâb edenlerin Rûz-i Cezâ’da
Cenâb-ı Hakk’a verilecek hesapları vardır.
Talâk-ı Selâse İle Karı Boşamak
İslâk Hukūku’nda: 1) Nikâh dinin yarısıdır (Hadîs), 2) Eşler
biribirlerine, kimsenin nüfûz etmeğe hakkı olmadığı birer örtü
gibidirler (II/187), 3) Eşler biribirlerinin eksik yanlarını
tamamlarlar (Hadîs), 4) Eşlerin biribirlerine sevgisi, hizmeti ve
rikkati Cenâb-ı Hakk'ın indinde ibâdet mesâbesindedir (Hadîs), 5)
Allāh'ın en hoşlanmadığı helâl boşanmaktır (Hadîs), 6) Eşler
aralarında çözemedikleri meseleleri kendi ailelerinden birer hakem
seçmek sûretiyle onların arabuluculuğuna havâle etmelidirler (IV/35).
Teâlâ dedi ki: Benim için sevişenler sevgimi hakkettiler. Benim için
buluşanlar sevgimi hakkettiler. Benim için biribirine öğüt verenler
sevgimi hakkettiler. Benim için biribirlerini dolaşanlar sevgimi
hakkettiler. Biribirlerini sevenler nûrdan mimberlerdir. Onların
yerlerine peygamberler, muhakkikler ve şehitler gıbta eder".
demektedir.
Böyle bir sevgiyle biribirlerine bağlı olan eşlerin evliliğinde haklar
dâimâ korunur. Bu sevgi ve karşılıklı hakkı koruma azmi ailenin hem
bütünlüğünün garantisidir ve hem de boşanmalara engel olur. Çünkü,
gene Hz Peygamber’in bildirdiği gibi:
İslâm
Hukūku biribirleriyle evli aynı bir çifte peşpeşine üç kere evlenme ve
üç kere de boşanma hakkı tanımaktadır. Üçüncü boşanmadan sonra bu
kadının ancak başka bir adamla evlenmesi helâldir.
Emevîlerden
i’tibâren kadın haklarında Câhiliye Devri’ne dönüş başlamış, ve
boşanmada da Kur’ân’da da Sünnet’te de yeri olmayan haksız hukuksuz
karı boşamak yaygınlaşmıştır. Hattâ, aynı kocaya rücu’ etmeyi de
önleyen bir şekilde, “Seni talâk-ı selâse ile boşadım” lâfı ile karı
boşamak yaygınlaşmıştır. Bu uygulama islâmî adâlete uygun değildir. Bu
sözden sonra karısının tekrar kendisine dönmesini isteyen eski kocanın
karısına hülle yaptırması ve bunun akabinde dördüncü kere onunla
evlenmesi de Kur’ân’ın kesin hükmünü aşabilmek için düşünülmüş şeytânî
bir hiyledir[9].
Kadının Şâhitliği
Bakara sûresinin 282. âyeti, borçluluk söz konusu olduğunda, borç
senedinin yazılması sırasında iki erkeğin şâhit olarak bulunmasını ve
eğer iki erkek bulunamazsa şehâdetlerine rızâ gösterilecek bir erkek
ile iki kadının şâhit olmasını öngörmektedir. Kadının zinâ gibi
fevkalâde ağır bir töhmet altında bile, yukarıda ayrıntılarını vermiş
olduğumuz sürecin uygulanmasına bağlı olarak, kendisinin kendisi
hakkında müdafaa niteliğindeki şehâdetini kabûl eden Kur’ân’ın bir borç
senedi için iki kadının şehâdetini bir erkeğin şehâdetine denk
saymasındaki hikmeti iyi fehmetmek gerekir. Bunun gerek maddî gerekse
mânevî sorumluluk bakımından kadının yükünü hafifletmekden başka ne
hikmeti olabilir ki? Buna göre Kur’ân, şâhitlik konusunda fıkhî açıdan,
iki kadının şâhitliğinin bir erkeğin şâhitliğine her hâl için denk
olduğunu beyân etmiş değildir. Bu denkliğin her hâl için geçerli
olduğunu ileri sürmüş ve uygulamış olanlar Kur’ân’ın kadınlara vermiş
olduğu hakkı kısıtlamış olanlardır.
Kadının Mirâs Hakkı
Kadınların mirâs hakları Kur’ân’da Nisâ Sûresi’nin 7., 11., 12., 19.,
33., 127. ve 176. âyetleriyle sübût etmiştir. Bu âyetlere göre:
- Kadının vâris olma hakkı vardır.
- Kadınlar mirâs olamazlar.
- Erkek çocuğun mirâsdaki payı kız çocuğunkinden iki misli daha fazladır.
- Çocuğu olmayan ama bir kız kardeşi olan bir kimse ölürse mirâs olarak
bıraktığının yarısı bu kız kardeşinin olur. Eğer çocuğu olmadan ölen
erkeğin iki kız kardeşi varsa mirâsın üçte ikisi onlarındır.
İlâhî
hukūku bilmeyenler erkek çocukların mirâsdaki payının kız
çocuklarınkinin iki misli olmasına karşı infiallerini sık sık dile
getirirler. Oysa İlâhî Hukūk erkeği: 1) evlenirken ve boşanırken mehir
vermek, 2) ailesini geçindirmek, ve 3) muhtâc akrabâsına bakmakla
yükümlü kılmıştır. Oysa kadının bu mükellefiyetleri yoktur. Yâni
kadının erkeğe nisbetle ekonomik riski daha azdır. İşte Kur’ân erkeğin
bu riskini tahfîf için erkeğin mirâsdaki payının kadınınkine oranla iki
misli olmasına hükmetmektedir.
Sonuç
Kur’ân ve Sahîh Sünnet tabanında İslâm, kadına büyük haklar bahşetmiş
ve kadını korumuştur. Bu, özellikle, kadına isnâd edilebilecek zinâ
töhmeti söz konusu olduğunda fevkalâde âşikârdır. Kadına lûtfedilen bu
ilâhî haklar Emevîler’den i’tibâren geniş kapsamlı bir kısıtlamaya
uğramış ve bu uygulama zamanla sanki dinin hükmü imiş gibi kabûl
görerek yaygınlaşmıştır. Bu uygulamaları ayıklamak ve “Kadın Haklar”ını
Kur’ân ve Sahîh Sünnet’in öngördüğü şekilde teşhis ve ihyâ etmek
yalnızca âdil bir davranış değil, aynı zamanda bir cihâddır da.
[2]Bu hak tıpkı zekâttaki 1/40 lık oran gibi bir minimum’dur. İsteyen zekâtın hesabına giren mal varlığının 1/40’ından fazlasını da zekâtı olarak dağıtabilir. Kezâ, eşinden boşanmış bir adamın kadına bu minimum haklarından fazlasını ödemesine, meselâ kadın yeniden evleninceye kadar ona nafaka ödemesine bir engel yoktur.
[3]Bk. Rûdânî: Cem'ul-Fevâid (Büyük Hadîs Külliyatı), 3. cild, s. 63-71, No. 9993, İz Yayıncılık/Yeni Şafak, İstanbul 1997.
[4]"O hâlde Sen Allāh'a tevekkül et! Muhakkak ki Sen apaçık hakka uymaktasın" (XXVII/79); "Muhakkak ki Sen en yüce ahlâka uymaktasın" (LXVIII/ 4); "Biz Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (XXI/107); "Kim Resûl'e itaat ederse Allāh'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, Biz Sen'i onların başına koruyucu olarak göndermedik" (IV/80); "Allāh'a ve Resûl'üne îmân edin..." (XLVIII/9, LVII/7); "Allāh'a ve Resûl'e itaat edin ki merhamet edilmişlerden olasınız!" (III/132); "... Resûl size neyi verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan çekinin" (LIX/7); "Ey îmân edenler! Allāh'a ve Resûl-'e ihânet etmeyin..." (VIII/27); "Eğer O [Resûl] Bize bâzı sözler isnâd etmeğe kalkışsaydı Biz O'nun kuvvetini-kudretini alır, can damarını keserdik de buna sizden kimse engel olamazdı" (LXIX/44-47)
[5]Hicret’ten sonra Medîne’de Hz Muhammed’in başkanlığında oluşan şehir-devletin anayasası hükmündeki 46 maddelik “Medîne Vesikası” Müslümanlar’a, Hıristiyanlar’a ve Yahudiler’e hukūkî özerklik tanımakta bu üç cemaatin mensûblarının herbirinin kendi şerîatları uyarınca mahkeme edilip cezâlandırılmalarını ve Hz Peygamber’in de nihaî temyiz makāmı gibi davranmasını öngörmekteydi.
[6]Tahtımın: oturduğum yerin.
[7]Bk. Sünen-i İbn-i Mâce Tercemesi Ve Şerhi, terceme ve şerh eden: Haydar Hatipoğlu, cild: 5, Kitâbü-n Nikâh bölümü, s. 415, Kahraman Yayınları, İstanbul 1983.
[8]Bk. Sünen-i İbn-i Mâce Tercemesi Ve Şerhi, terceme ve şerh eden: Haydar Hatipoğlu, cild: 7, Kitâbü-l Hudûd bölümü, s.156, Kahraman Yayınları, İstanbul 1983.
[9]Hulle: karısını üç kere boşanmış olan bir kocanın kadının tekrar kendisiyle evlenebilmesi için, kadına dokunmamak ve ertesi günü boşanmak şartı ile (ve bir bedel mukābilinde) anlaştığı bir erkek ile bir günlüğüne evlendirilmesinden ibâret olan bir hiyle.