Buradasınız
MÜCÂHİD TOMA'NIN KİTABI
MÜCÂHİD TOMA’NIN
KİTABI
Prof.Dr.
Ahmed Yüksel Özemre
Giriş
Luksor harâbelerinin 50-60 km kadar kuzey-batısında bulunan Nag Hammâdi'de
ortaya çıkarılmış olan ve bugün Nag Hammâdi Külliyâtı diye anılan Kıptîce bir
külliyâtın II. numaralı cildinin 7.si olarak kaydedilmiş olan kitap "Mücâhid Toma'nın Kitabı (Mattias
Tarafından İktibâs Edilen, İsâ'nın Yahûda Toma'ya söylediği Gizli Sözler)"
olarak anılmaktadır.
Havârî Yahûda Toma'nın Urfa
civârında, Süryânice konuşan bir ilk dönem hıristiyan topluluğu nezdindeki
i'tibârı büyüktür. Pekçok bilim adamı Toma'ya Göre İncîl'in1,
Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın ve Toma'nın İşleri başlıklı yazıların hepsinin de bu topluluktan
çıkmış olduğuna inanmaktadırlar. İlgili bilim adamları arasında, Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın III.
yüzyılın ortalarında yazılmış olduğu kanaati ağır basmaktadır. Kitabın aslı
sâdece 7,5 sayfada 318 satırdan ibârettir. Kitabın ismi İngilizce'de "The Book
of Thomas the Contender", Fransızca'da "Le Livre de Thomas l'Athlète",
Almanca'da "Das Thomasbuch" ve İtalyanca'da ise "Il libro di Tommaso l'Atleta"
diye geçmektedir2.
Kitabı
’nınelde bulunan nüshası Kıptîce'nin Sahidî lehçesinde yazılmıştır. Bununla beraber bu
nüshanın aslı Süryânice olan bir nüshadan Kıptîce'ye tercümesi olması ihtimâli
de yüksektir. Kitabın, şu âna kadar, bizim ulaşabildiğimiz tercümeleri, biri
İngilizce'ye3
ve diğeri de de Fransızca'ya4
olmak üzere iki tercümedir. Kitabın İngilizce ve de ilk tercümesi hâlen
A.B.D.nde Nebraska üniversitesi Eski Eserler ve Dinî İncelemeler Bölümü’nde
öğretim üyesi bulunan Prof.Dr. John D. Turner’in doktora tezinin temelini teşkil
etmektedir. Fransızca'ya tercüme ise Fribourg/İsviçre'de "École de Foi et des
Ministères"de hoca olan Râhip Raymond Kuntzmann tarafından yapılmıştır. Bizim
tercümemiz ise bu her iki tercümeye dayanmaktadır. Kitabın Internet'te Roald Zellweger tarafından
yapılmış bir Almanca tercümesine5
rasladıysak da bizde, bunun Kıptîce'den Almanca'ya değil de Turner'inkinden
Almanca'ya hemen hemen kelimesi kelimesine yapılmış bir tercüme olduğu intibaı
uyandı; ve bundan pek istifâde edemedik.
yaptığı tercüme için yararlandığı eserleri de zikrederken bunların: 1) J.M.
Robinson, Interim Collations in Codex II
and the Gospel of Thomas, Mélanges d'Histoire des Religions Offerts à
Henri-Charles Puech, Paris 1974, s. 379-392; 2) H.M Schenke, Sprachliche und exegetische Probleme in den
beiden letzten Schriften des Codex II von Nag Hammadi, Orientalische Literaturzeitung cild:
70, s. 5-13, 1975; ve 3)
J.E.Ménard'ın kendisine verdiği özel notları gibi "mukāyeseli kritik yazılar"
ile: 1) J.D. Turner, Book of Thomas
the Contender, from Codex II of the Cairo gnostic library from Nag Hammadi (CG
II, 7): the Coptic text, with translation, introduction and
commentary, Society of Biblical
Literature: Distributed by Scholars Press, University of Montana, Missoula,
Montana.: ISBN: 0891300171, (1975); 2) M. Krause, Das Thomasbuch, Die
Gnosis (Edit. W. Foerster), 2. Cild: Koptische und mandaeische Quellen,
s. 136-148, Zürich-Stuttgart, (1971); ve 3) D. Kirchner, Das Buch des Thomas. Die siebte Schrift aus Nag-Hammadi Codex II,
Theologische Literaturzeitung, cild: 109 (1977), s. 793-804, gibi
kitaplardaki biri İngilizce'ye ve diğer ikisi de Almanca'ya tercüme olduğunu
bildirmektedir. Ayrıca, gene Kuntzmann'ın kelime kelime işâret ettiğine göre
kitapta Kıptîce'nin yanında Grekçe'den doğrudan doğruya alınmış pekçok kelime de
bulunmaktadır.
1977-1986
arasında Collège de France'da "İslam öncesi Doğuda Hıristiyanlık ve Gnostik
Akımlar Kürsüsü" sâhibi olan A. Guillaumont'un (1915-2000), kendi kürsüsünde,
1973-1974'de bir yıl süren "Le Livre de
Thomas l'Athlète et l'Exégèse sur l'âme: Mücâhid Toma'nın Kitabı ve Nefs
Hakkında Yorum" başlıklı bir seminerde bu kitabı incelemiş ve yorumunu
yapmış olduğu Collège de France'ın web sitesinde kayıtlıdır. Ne yazık ki bu
seminerin muhtevâsı basılmamış ve Guillaumont'un notlarına erişmemiz de, tıpkı
M. Krause'nin ve D. Kirchner'in tercümeleri gibi, maalesef mümkün
olmamıştır.
Bize göre Mücâhid Toma'nın
Kitabı
muhtevâ, uslûb ve uzunluk bakımından farklı beş bölümden oluşmaktadır. Birinci
bölüm
"Bunlar Halâskâr'ın6
Yahûda Toma'ya söylediği ve, ben Mattias'ın7,
yürürken onların biribirleriyle konuşmalarını dinleyip kaydetmiş olduğum gizli
sözleridir."
şeklindeki kısa bir
dibâcedir.
İkinci bölüm Hz. İsâ ile Toma
arasında nefse, nefse hâkim olanların sorumluluklarına, hevâ ve hevesine mağlûb
olanların bu Dünyâ'daki ve âhiret'teki ahvâline odaklanmış sorulu-cevaplı diyalog tipinde bir
konuşmadır.
üçüncü bölüm Hz. İsâ'nın nefsine
mağlûb olanlara yönelttiği ve her seferinde "Yazıklar olsun sizlere!" diye eseflerini
beyân ettiği monolog tipinde cezbe dolu bir
suçlamadır.
Nisbeten kısa olan dördüncü bölüm
gene Hz. İsâ'nın âriflere ve haiz oldukları irfân dolayısıyla bu Dünyâ'da
horlananlara "Ne mutlu sizlere!"
diye başlayan müjdeler içeren gene monolog tipinde cezbeli bir
beyânıdır.
Beşinci son bölüm ise,
yalnızca:
yazan Mücâhid Toma"nın
Kitabı
* *
*
Dualarınızda
beni de hatırlayınız kardeşlerim!
Evliyâullāh'a
ve Rûhânîler'e
Selâm
ola!
ibârelerinden
ibârettir.
Dibâce ile bu sonuncu bölümün
muhtevâları karşılaştırıldığında kitabın yazarının Mattias mı, Toma mı olduğu
konusunda doğal olarak bir tereddüt hâsıl olmaktadır. Eğer kitabın tümü
gerçekten de Hz. İsâ ile Toma arasındaki konuşmaları işitip de kaydeden Mattias
tarafından yazılmışsa o zaman Toma'nın bir başka vasfının da "Kâmillere
mektuplar yazmak" olduğu anlaşılmalıdır. Bu takdirde dua bekleyip Evliyâullāh'a
ve Rûhânîler'e selâm gönderen de Mattias'dır. Uslûb farkı dolayısıyla kitabın I.
ve II. bölümlerinin Mattias'ın tuttuğu notlara karşılık diğer bölümlerinin Toma
tarafından kaleme alınmış ve daha sonra bu iki müellifin Hz. İsâ'dan
nakillerinin Toma ya da başka biri
tarafından birleştirilip tâdil edilerek Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın son
şeklinin ortaya çıkmış olması da muhtemeldir.
Kitabın orijinal metni zamanın
tahribâtına uğramış, okunması mümkün olmayan silik bâzı kısımlar ihtivâ
etmektedir. Turner bu kısımları tercümesinde ya olduğu gibi boş bırakmış ya da
kendi telâkkisine göre doldurmuştur. Hem Toma'ya Göre İncîl'in ortaya koymuş
olduğu perspektifden ve hem de bu incîlde Hz. İsâ'nın davranış özelliklerinden
faydalanarak, ve ayrıca metnin muhtevâsının siyâk ve sibâkını8
göz önünde tutarak bâzı boşlukların metnini ihyâ etmemiz ve Turner'inkileri ile
Kuntzmann'ınkilerini de tâdil etmemiz mümkün oldu. Bu gibi ibâreleri tercümede
{} şeklindeki kıvrık parantezlerin içinde gösterdik. {….} şeklindeki parantezler
ise metindeki, uygun bir şekilde ihyâ etmemizin mümkün olmamış olduğu silik
yerleri göstermektedir. Ayrıca tercümenin daha anlaşılır olabilmesi için bâzı
yerlere de [] şeklindeki köşeli parantezler içinde bâzı açıklayıcı ifâdeler
ekledik. Her iki cins parantezler içindeki bu iki ayrı türden eklemeleri de hep
italik olarak gösterdik.
Ayrıca Turner ile Kuntzmann'ın
tercümelerinde bâzı belirli yerlerde mânâya tesir eden önemli farklar olduğunu
gördük. Meselâ: Turner'in; "What is your
opinion?" yâni "Senin düşüncen nedir?" diye tercüme ettiğini Kuntzmann: "Ce qui t'es manifesté, tu les possèdes"
yâni "Sana izhâr edilmiş olanı sen çok iyi bilirsin" diye tercüme etmektedir.
İşin ilginç yanı, Kuntzmann'ın
ayrıca bu ibârenin M. Krause tarafından: "Sen sana ifşâ edilene sâhipsin", H.M.
Schenke tarafından: "Sana zâhir olan nedir?", D. Kirchner tarafından: "Sana
âşikâr görünen nedir?", ve J.E. Ménard tarafından da: "Sana ifşâ olunanı iyice
hazmettin mi?" şeklinde tercüme edilmiş olduğunu belirtmesidir9.
Bu tek bir misâlden de görülmekte olduğu gibi kitabın Kıptîce'den tercümeleri
oldukça problematiktir. Bunun: 1) metnin ifâde tarzının yalın olmasından, 2)
III. yüzyılda konuşulan Kıptîce'nin Sahidî Diyalektiği'ne ait vokabülerin
semantik açısından muğlâk olmasından, ve 3) tercümanların da bu metni XX. yüzyıl
insanına anlaşılabilir kılmak için kendi telâkkilerine göre yorum yapmak zorunda
kalmış olmalarından ileri geldiği anlaşılmaktadır.
Gāyemiz Turner ile Kuntzmann'ın
(ve diğerlerinin) içinde yetişmiş oldukları grek-yahudi-hıristiyan medeniyetinin
kendilerine empoze ettiği paradigmalar çerçevesinde değil fakat Hz İsâ'nın
Kur'ân'da tazîz edilmiş büyük bir peygamber olması hasebiyle, Toma'ya Göre İncîl'de de izlemiş
olduğumuz gibi, İslâm medeniyetine has paradigmalar çerçevesinde ve bu
medeniyete has terminoloji içinde bu kitabın ne anlatmak istediğinin ortaya
konulması olmuştur. Hiç kuşkusuz, bu da ayrı bir yorumdur.
"Mücâhid Toma'nın
Kitabı"nın
Türkçe'ye
Tercümesi
Toma'ya söylediği ve, ben Mattias'ın, yürürken onların biribirleriyle
konuşmalarını dinleyip kaydetmiş olduğum gizli
sözleri[dir].
II.1. Halâskâr dedi ki: "Kardeşim Toma,
mâdem ki bu âlemde imkânın var, dinle beni de derûnunda uzun uzun düşündüğün
şeyleri sana açıklayayım.
Ve mâdem ki senin, benim
[mânevî] ikizim ve sâdık ihvânım olduğunu10
söylüyorlar, o hâlde sen de nefsini bir incele de kim olduğunu, ne yollu var
olduğunu, ve gelecekte ne olacağını öğren! Sana benim kardeşim denildiğinden
ötürü de, senin nefsinden câhil olman yakışık almaz. Ne demek istediğimi
anladığını biliyorum; çünkü daha önce de sen benim "Hakîkat’ın Bilgisi" olduğumu
idrâk etmiştin. Bana refâkat ettiğin sürece, anlamasan bile sonunda [artık] bilmeye başladın; ve bundan böyle
senin mahlâsın "Nefsini ârif" olacak. Gerçekten de nefsini bilmeyen hiçbir şey
bilmemiş olur; ama nefsini bilen her şey hakkında derinliğine bilgi sâhibi [yâni Râsih] olur. Dolayısıyla, kardeşim Toma;
insanlara nelerin setredilmiş olduğunu, yâni [insanların] bunların karşısında nasıl
câhilce tökezlendiklerini sen de [artık] pekālâ
bilmektesin".
dedi ki: "Ben de bunun için Mi'râc'ından önce sana sormuş olduğumu açıklamanı
istirhâm ediyorum. [Gayb âlemi'ne ait
olan] bâtınî şeyleri senden duyduğum zaman onlar hakkında konuşmam mümkün
oluyor. İnsanların önünde Hakîkat’ten söz etmenin ne kadar zor olduğunu [da] çok iyi
bilmekteyim".
[Şehâdet âlemi'nde] sizlere izhâr
edilenler sizlere hâlâ muğlâk ise, [Gayb
âlemi'nde olup da] sizlere izhâr olunmayanlardan nasıl haber alacaksınız ki? Eğer Hakîkat'ın
[bu] âlem'de görünmekte olan umûruna
uygun davranmak sizler için zor ise, bu takdirde İlliyyîn'e11
ait olandan nasıl söz edecek ve bâtınî umûra uygun olarak nasıl davranacaksınız?
Ve nasıl olur da sizlere cehd-ü gayret sâhibi denilebilir? Sizler bu bakımdan
müptedîlersiniz; ve kemâlin bâlâsına12
[da] henüz mazhar olmuş
değilsiniz".
Halâskâr’a dedi ki: "Bâtınî olduğunu söylediğin [ve] bizlere gizli
[olan] bu umûrdan söz etsene!"
bedenler {...} [biliniz ki] nefs[ânî vasıfların] sebebidir... Bu tıpkı {....}
[ağaçların gövdelerinden zuhur eden meyvalar kadar] âşikâr[dır].
{Buna karşılık} âlî nesneler{in mâhiyeti ise} görünen
nesneler{den farklıdır}, ama bunlar
kökleri {i'tibâriyle kendilerini}
izhâr ederler ve onları besleyen de meyveleridir. Fakat [bütün] bu zâhirî bedenler kendilerine benzeyen
mahlûkātı yutarak hayatlarını sürdürürler. Bunun sonucu olarak da bedenler
değişime uğramış olur. Şu hâlde, bu hayvânî bir vücûd olduğundan bu değişen [de]
bozulup yok olacak; ve o andan i'tibâren de [bunun] yaşama ümidi olmayacaktır.Hayvanların bedenleri nasıl yok olup giderse bu tesviye olmuş bedenler de öyle
yok olup gideceklerdir. Bunlar da hayvanlarinki gibi [bir tür] birleşmeden türemekte değiller
midir? Eğer bu da cinsî ilişkiden
türüyorsa nasıl olur da bu, hayvanlardan farklı bir şeye sebeb olur? İşte bundan
ötürüdür ki sizler kâmil oluncayadek bebeklerden başka bir şey
olamazsınız.
derim ki, Efendim, Bâtın'a ait ve açıklaması zor olan umûr hakkında söz edenler
tıpkı geceleyin bir hedefe oklarını atanlar gibidir. Hiç kuşkusuz bunlar
oklarını, hedefe, herhangi bir kimsenin yapmış olacağı gibi fırlatmaktadırlar
ama bu hedef görünür değildir ki.
Sonunda, nûr etrafı aydınlatıp da karanlığı sırladığında herkesin umûru da
ortaya çıkmış olacaktır. Ama bizlerin Nûr'u [olan] sen, ey [benim] Efendim, [bizleri sen]
nûrlandırıyorsun!"
nûr [ancak] Nûr’da var
olur"13.
de parlayan bu nûr niçin bir görünüp bir kaybolur?"
kuşkusuz, sizler burada kalasınız diye değil ama daha çok sizler buradan
çıkasınız diye sizden dolayı parlamıştır. Buna karşılık her Seçilmiş, nefsini
terkettiği zaman bu nûr da Aslî Cevher'ine ref olunur ve o kimse iyi bir kul
olduğu için de Aslî Cevher onu [yâni bu
nûru] kendine mezceder."14
[sözlerine] devamla, dedi ki: "Ey [bu] Nûr'a karşı duyulan, idrâk
ve ihâtâ edilmesi mümkün olmayan aşk! Ey insanların bedenlerinde ve iliklerinde
parlayan, onları gece ve g{ündüz}
tutuşturan, insanın kollarını bacaklarını yakan, zihinlerini uyuşuk {kılan} ve [onlardaki] nefisleri alt-üst
eden, erkeklerde de kadınlarda da {gece ve gündüz} gizli ve de âşikâr bir
şekilde {bu Dünyâ hayatına
düşkünlüğü} tahrîk eden ihtirâs ateşinin acılığı! Zîrâ erkekler {kadınlara} ve kadınlar da erkeklere {düşkündürler}. [Bundan ötürü] denilmiştir ki: "Kim ki
Hakîkat’ı gerçek Hikmet’in nezdinde arar
o, insanların nefsini kavuran şehvetten kaçmak üzere kendisine kanatlar takan
kimse gibi olur". Ve o, nefsânî tecellîlerden kaçmak için [de] kendisini
kanatlı kılar.
ifâdenle, senin bizlere [bir] lûtuf olduğunu anladığım andanberi
benim sana sormakta olduğum da tamı tamına budur".
"Bu, kâmillere has bir öğreti olduğundan sizlerle bu konuyu konuşmak da bundan
dolayı bize artık farz oldu. Eğer sizler de kâmil olmak istiyorsanız bunlara
riâyet edeceksiniz; eğer bunlara riâyet etmezseniz isminiz "Câhil" olacaktır.
Zîrâ akıllı bir kimsenin meczûbun
tekiyle düşüp kalkması muhâldir; çünkü akıllı adam hikmet açısından da kâmildir.
Hâlbuki, meczûb için hayr da şer de aynıdır15.
Gerçekten de hikmet sâhibi kişi, gıdâsını Hakîkat'tan alır ve "tıpkı bir
akarsuyun kıyısına dikilmiş bir ağaç gibi16" olur. Ve o, her ne kadar
kanatları olsa bile [gene de]
Hakîkat’ten uzak olan zevâhire tehâlükle koşan bâzı kimselerin olduğunu da
teşhis eder. çünkü bunları [yâni bu kabil zevâhir tutsaklarını] gütmekte
olan yakıcı [hevâ ve heves] ateş[i] onlara bir hakîkat
yanılsamasından başka bir şey sağlamadığı gibi onları teshir edip karanlık bir
lezzete hapsederek kendine has bir zevkin [de] esîri kılar. Ve bu, bu kişileri
tatmîn edilemeyen bir şehvetin esîri kılarak körleştirip nefislerini de cayır
cayır yakan, onlar {iç}in kalplerine
saplanmış ve aslā söküp atamadıkları bir kazık olur. Ve [bu şehvet] onları, tıpkı ağızlarına
vurulmuş bir gem misâli, kendi keyfince güder durur.
kendi zincirleriyle prangalamış ve, sürekli bozulup değişen zevâhire karşı
duydukları şehvetin [aşağılayıcı] köleliğinin acı tadıyla da bütün
âzâlarını sımsıkı bağlamıştır. Onlar zâten oldum olası esfel-i sâfiliyn
tarafından cezbedilmişler, [orada]
ölümü tatmışlar ve de bu fânî âlemin bütün hayvanlarına benzemişlerdir17."
ifâde edilmiş olduğu gibi, âşikârdır ki {pekçok kimsenin Hikmet’ten nasîbi yoktur; ve bundan dolayı
da
} bunların nefsi[nesrârını] tanıması mümkün değildir".
{Hikmet’in peşinden koşar da O'nu} bulduğunda, ebediyyen O’na dayanır ve
kendisine huzursuzluk vermek istemiş olanlardan artık korkmaz!"
Bizim [de yalnızca] kendimize ait olana18
dayanmamız bizim için yararlı olur mu?"
[Bu takdirde] insanlarda tecellî etmiş olan [şeyler de] ortadan kalkmış olacağından, sizler
için hayrlıdır da. Zîrâ [nefislerine
hâkim olamamış olanların] nefislerinin kabı da dağılıp gidecek ve [fakat] o [beden] yok olduğu zaman [gene de] mezâhirin [yâni görünen nesnelerin] arasında yer
alacaktır. Ve daha sonra onların görecekleri ateş, daha önce sâhib oldukları [nefislerine] îtimada karşı duydukları
sevgiden dolayı onlara acı verecektir. Onlar tekrar, mezâhir ile bir araya
toplanacaklardır. Buna karşılık, ilk muhabbet19
olmaksızın görülmesi mümkün olmayan Bâtın'ı görenler [ise] hayat ve yakıcı ateş endîşesiyle
fânî olacaklardır. Yalnızca az bir süre sonra, mezâhir yok olup gidecektir.
Bundan sonra da şekilsiz gölgeler ortaya çıkacak, ve bunlar kabirlerde ızdırab
içinde ve nefisleri de ifsâd hâlinde olan cesetlerin üzerinde
duracaklardır.
"Bütün bunların karşısında bizim ne dememiz gerekir? Gözü kör olan insanlara ne demeliyiz? Şu: 'Bizler
hayr işlemeye geldik, şerre değil' deyip de: 'Eğer bu bedene bağlı olarak
yaratılmış olmasaydık [günahı da] tanımayacaktık' [iddiasında bulunan] şu s{efil} fânîlere karşı hangi bir öğretiyi
beyân etmeliyiz?"
gibi {kimseler} söz konusu olduğunda
onları insanlar gibi değerlendirmeyin! Ama, onlara hay{vanlarmış gözüyle} bakın! Zîrâ tıpkı
hayvanların biribirlerini parçalayıp yutmaları gibi bu kabil insanlar da
biribirlerini parçalayıp yutmaktadırlar. Aksine onlar, yakıcı ihtirâsın
lezzetini sevdiklerinden ve ölümün hizmetkârları olduklarından20
ve kezâ bozgunculuk ettiklerinden ötürü {Melekût'tan da} mahrûmdurlar. Bunlar
atalarının nefsâniyetine uygun işler yapmaktadırlar. Bunlar Cehennem'e
atılacaklar ve, kötü tabîatlarının acı kaderinin gereği olarak da, şiddetli
azabla cezâlandırılacaklardır. Bundan dolayı, nereye olduğunu bilmeseler bile,
[yapmış olduklarından] geri dönsünler diye kamçılanacaklar ve
uzuvlarını sabır izhâr ederek değil, fakat üzüntü{yle kaybedeceklerdir}. [Bunlar] akılsızlık ve bozgunculuk {karşısında} düğün bayram edenlerdir .
[üstelik bunlar kendi akılsızlıklarının
farkında bile olmaksızın] kendilerinin bilge oldukların[a inanarak] bu bozgunculuklarını
sürdürenlerdir. {Bunlar} kendi
nefislerini {ilâh edinenlerdir}.
Düşünceleri [yalnızca] kendi işleri
ile meşgūl olduğundan zihinleri [de
hep] kendi nefislerine yönelik olanlardır. Ama onları yakan da işte bu ateştir."
onlar[ın yanın]a atılmış olan biri ne
yapacaktır? Ben bunlara gerçekten de çok üzülüyorum. Zîrâ bunlara karşı cihâd açmış olan pekçok
kişi var."
izhâr edilmiş olanı sen çok iyi bilirsin."
ki: " Efendim bu konuda, senin beyân etmen, benim de dinlemem [daha] uygun olur."
söyleyeceğimi dinle ve Hakîkat'a imân et! [Nifak] tohum[u] eken de ekilen de onların ateşinde,
ateşte ve suda, telef olup gidecekler ve zulmetin kabirlerinde gizleneceklerdir.
Uzun bir zaman sonra hayvanların ve insanların ağızları aracılığıyla
cezâlandırılmış ve öldürülmüş iken, yağmurların ve rüzgârların ve havanın ve
yukarıda parlayan nûr'un etkisiyle şer ağaçlarının meyvası olarak ortaya
çıkacaklardır."
bizi kesin olarak iknâ ettin. [Sözlerini] gönlümüzde lâyıkıyla idrâk ediyoruz ve
âşikârdır ki {bu böyledir}; ve senin
sözün [bizim için] yeterlidir. Ama
bizlere ifâde etiğin bu sözler yanlış anlaşıldıklarından, âleme [hem] saçma ve [hem de] nefreti mûcib gelecektir. Bizim
[ise] bu âlemde bir i'tibârımız [olmadığına] göre, biz bunları gidip de
nasıl va'z u nasîhat konusu edebiliriz?"
"Gerçekten de sizlere derim ki: kim ki {benim21}
sözü[mü] duyar da yüzünü çevirir ya
da [bu sözü] küçümserse ya da bunlara
yılışık yılışık sırıtırsa; gerçekten de derim ki Kādir sıfatıyla O her şeyin
üzerinde hükümrân olan ve bütün güçlere hükmeden [Semâ'daki] Rabb'a teslim edilecek, ve O da onu
evirip çevirerek [kendilerine] Cennet [gibi görünen yer]den Cehennem'e atacak,
ve o dar[acık] karanlık bir yerde
hapsedilecektir. Üstelik atıldığı [yerin] derinliğinden ve Cehennem'in hiç
değişmeyen {şiddetinden} ötürü ne [bir tarafa] dönecek ve ne de hareket
edecektir. Onlar {geçmişte} sizleri
tâkib etmemiş olmalarından ötürü {pişman
olacaklar ve kendilerini} affetmeyeceklerdir. Onlar kendilerinin peşini
bırakmayan ateşte Cehennem zebânisine teslim edileceklerdir. {Bu zebânî} tâkib ettiğinin yüzünü bir
kıvılcım sağanağıyla hınçla kamçılayacaktır. Eğer o Batı'ya kaçacak olursa
ateşle karşılaşacaktır. Eğer Güney'e dönecek olursa orada gene ateşi bulacaktır.
Eğer Kuzey'e yönelirse onu gene kaynayan ateşin tehdidi karşılayacaktır. Buna
karşılık o, kaçıp kurtulacağı Doğu yönündeki yolu da bulamıyacaktır. Gerçekten
de bu yönü [henüz daha] bir bedende
iken bulmamıştı ki Cezâ Günü'nde bulmuş olsun22."
"Yazıklar olsun sizlere; ey gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylere bel bağlamış,
ümidi olmayan Tanrı tanımazlar!"
emmâresine ve yok olup gidecek olan [beden denilen o] fânî hapishâneye bel
bağlamış olanlara! Ne zamanadek bîgâne kalacaksınız? Ve ne zamanadek Bâkıy
olanların da fânî olduklarını vehmedeceksiniz? Sizler bu [maddî ve fânî olan] âleme bel
bağlamışsınız, ve sizin ilâhınız da bu [Dünyâ] hayat[ı]dır. Sizler nefislerinizi ifsâd
etmektesiniz."
doymak bilmez [ihtirâs] ateşinin
içindeki sizlere!"
[bir tekerlek gibi] dönüp duran [ve sizleri mükerrer vehimlerin esiri
kılan] düşünceleriniz yüzünden,
sizlere!"
sizlere yazıklar olsun ki bu, bedeninizi âşikâre tüketmekte, nefsinizi gizlice
parçalamakta ve sizleri [Cehennem'deki] refâkatçileriniz için
hazırlamaktadır."
ki sizler [nefislerinizin]
mağaralar[ın]da hapistesiniz.
Gülmektesiniz. Delicesine gülüşle keyiflenmektesiniz. Sizler ne halâk olduğunuzu
idrâk etmekte, ne içinde bulunduğunuz ahvâli düşünmekte ve ne de zulmet ve {vehim} içinde bulunduğunuzu
anlamaktasınız. Aksine, sizi yakan ateş sizleri sarhoş ve {tümüyle} kötü kılmış. Aklınız sizdeki
{ihtirâslar} yüzünden alt-üst
olduğundan dolayı düşmanlarınızın zehirleri de darbeleri de size tatlı
gözükmekte. Özgürlüğünüzden ferâgat edip köleliği seçtiğiniz için de [artık] zulmet bile size tıpkı nûr gibi
görünüyor. Sizler kalplerinizi köreltmiş, düşüncelerinizden ferâgat edip
budalalığı seçmiş ve düşüncelerinizi ihtirâslarınızın yakıcı ateşinin dumanıyla
doldurmuşsunuz. Nûrunuz {nefsinizin}
bulutu içinde {setredilmiş} ve
üstünüzdeki libas da [yâni bedeniniz de] {sizlere mahbes olmuş}. Aslında var
olmayan {vehim} sizi hâkimiyeti altına almış. îman
etmiş {olduğunuz} kimdir? {Bilmiyor} musunuz ki hepiniz {sizdeki nûra} rağmen {karanlıkların içindesiniz}. Sizler
nefslerinizi zulmet sularıyla vaftiz ettiniz! Kendi hevâ ve heveslerinize göre
hareket ettiniz!"
ısrar eden sizlere ki herşeye hükmeden ve herşeyi Basîr olan Güneş'in23
Nûru düşmanları da köle kılacak şekilde her şeyi kuşatacaktır. Sizler Ay'ın,
gece ve gündüz, kurbanlarınızın cesetlerine nasıl hâkim bir şekilde baktığının
dahî farkında değilsiniz!"
mahremiyete ve onlarla kirli münâsebete düşkün olan
sizlere!"
güclerin hâkimiyeti altındaki sizlere! çünkü bunlar başınıza belâ
olacaklardır!"
kuvvetlerinin hâkimiyeti altındaki sizlere!"
uzuvlarınızı ihtirâsın yakıcı ateşiyle iğfâl ediyorsunuz! Sizlerdeki ihtirâs
ateşini söndürmek için yanmakta olduğunuz sürece üzerinize şebnem yağdıran
kimdir? İçinizdeki zulmeti dağıtması, zulmeti de kirli suyu24
da setretmesi için Güneş'in üzerinize parlamasına sebeb olan
kimdir?"
toprak ve su ile birlikte sizlere bir râyiha bahşedecektir. çünkü eğer Güneş
bedenleri aydınlatmayacak olursa bunlar tıpkı ayrıkotu ve [diğer] zararlı otlar gibi solup yok
olacaklardır. Eğer Güneş bunları [: bu
otları] aydınlatırsa bunlar galebe çalıp asmayı [bile] boğarlar; ama eğer asma galebe
çalar da bu zararlı otları [ve]
yanındaki diğerlerini gölgede
bırakır, [yayılır] ve gelişirse
büyüdüğü toprağın vârisi yalnızca o olur ve gölgelendirdiği her yere de
hükmeder. Ve büyürse de bütün toprağa hükmeder ve hem sâhibine karşı cÖmert olur
hem de söküp atıncaya kadar bu [zararlı] bitkiler yüzünden büyük çileler
çekmiş olan efendisini daha da hoşnut eder. Aslında onları ortadan kaldıran ve
boğan yalnızca asmadır; bunlar [asmanın
gölgesi dolayısıyla güdük kalarak] ölürler ve toprak olurlar25."
ki: "Yazıklar olsun sizler, zîrâ [bu]
öğretiyi kavramadınız! {Ama bu öğretiye
ârif olanlar gene de sizlere}
vaaz etmeğe çalışacaklardır. {Sizler} [ise hevâ ve heveslerinizi tatmin etmekte]
acelecilik etmektesiniz. {Bunları ancak
temyîz ve irâdeyle} alt edersiniz. {Oysa} onlar diri kalsınlar diye {bunları} her gün
katletmektesiniz.
bilen ve bilmediği şeylerden kaçınan sizlere ne mutlu!"
muhabbetinden dolayı tahkîr edilen ve hor görülen sizlere ne
mutlu!"
yüzünden ağlayan ve eziyet çeken sizlere ne mutlu! çünkü sizler [nefsin] her [türlü] bağ[ın]dan kurtulmuş
olacaksınız."
ve hayatın çilesinin köleliğinden kurtulmanız için dikkatli olun ve dua edin! Ve
dua ettiğinizde, ızdırab ve h{orlanmayı} arkanızda bıraktığınız için,
huzur bulacaksınız. çünkü ne zaman bedenin ızdırab ve ihtirâslarını
terkederseniz Rahîm olandan huzur bulacaksınız ve erişmiş olduğunuz ve size
erişmiş olan Rabb ile birlikte o andan i'tibâren ve ebediyete kadar hüküm
süreceksiniz. âmin.
Toma"nın
Kitabı
*
V.2. Dualar[ınız]da beni de hatırlayınız
kardeşlerim!
Evliyâullāh'a
ve Rûhânîler'e
Selâm
ola!
Kıptîce Nüshanın
Orijinalliği
Hakkındaki
Şüpheler
İlk hıristiyan topluluklarından biri de
Urfa (Grekçe'de Edessa, ya da
Arapça'da Er Rûha) civârında yerleşik
hıristiyan topluluğu idi. Bilim âlemi pekçok kanıta ve işârete dayanarak, bu
topluluğun havârî Yahûda Toma'ya fevkalâde i'tibâr ettiğine ve onun hakında
yazılmış olan Toma'ya Göre İncîl'in, Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın ve Toma'nın İşleri başlıklı yazıların hepsinin de bu topluluktan
çıkmış olduğuna inanmaktadırlar. Bu topluluğun konuştuğu dil Süryânice, ama
kitabın dili ise Kıptîce'dir. Edessa ile Nag Hammâdi arasında da, kuş uçuşu,
yaklaşık 1400 km kadar bir uzaklık bulunmaktadır. Kitabın, Edessa ve civârında
Süryânî kültürüne has paradigmalarla yazılmış olsa bile, buradan 1400 km ötedeki
Grek paradigmalarının hâkim olduğu Yüksek Mısır'a intikāl edinceye kadar ve
ettikten sonra bu paradigmaların etkisi altında değişime uğramış olması pekālâ
mümkündür. Fakat gerçekten de böyle bir değişim varsa bunun kanıtlarının da Mücâhid Toma'nın Kıtabı'nın Kıptîce
nüshasında ortaya konulması gerekir. Böyle bir grek etkisine ise Toma'ya Göre İncîl'de
rastlanılmamaktadır.
Empedokles (Mö. yaklaşık 490-430) bütün
nesnelerin Anâsır-ı Erbaa (Dört Temel Unsur) denilen ateş, su, toprak ve hava'nın belirli oranlarda
karışımından meydana geldiği teorisini ileri sürmüştü. Nag Hammâdi Külliyâtının
II. cildinin 3. kitabı olan Filipus'a Göre İncîl'de Dört Temel
Unsur, Empedokles'in iddiasından farklı bir biçimde: su,
toprak, rüzgâr ve nûr olarak zikredilmektedir. Mücâhid Toma'nın Kitabı'nda ise
yukarıda II.11 ile işâretlediğimiz
beyânda, görüldüğü gibi, bu Dört Temel Unsur'a: yağmurlar, hava, rüzgârlar ve nûr
olarak değinilmektedir. Empedokles'inkinden farklı dahî olsa Dört Temel
Unsur'un bu kitapta zikredilmiş olması ve ölüp de toprak olmuş olanların
yağmurlar, hava, rüzgârlar ve nûrun etkileriyle bir evrim geçirerek bu sefer şer
ağaçlarının meyvesi olarak zuhur etmeleri, kanaatimizce, kitabın bu şeklinin Hz
İsâ'nın zamanında Mattias tarafından kaydedilmiş olduğu söylenen ilk şeklinden
farklı olduğuna işâret etmektedir. Bilgisinin aslî kaynağı Cenâb-ı Hakk olan Hz
İsâ'nın bir peygamberin Dört Temel Unsur gibi beşerî ve de sübjektif teorilerle
ilgisinin olması ve olayları bu teorilerden esinlenerek açıklamaya kalkışması
tamamiyle muhâldir. Daha sonraları kopya edilirken kitaba, Hz İsâ'nın
öğretisinde olması mümkün olmayan, Grek Medeniyeti'ne has bu öğelerin ilâve
edilmiş olması ihtimâli kuvvetlidir.
Kezâ II.12 de Hz İsâ'nın beyânının kelimesi
kelimesine tercümesi de şöyledir: Halâskâr cevâben dedi ki: "Gerçekten de
sizlere derim ki: kim ki {benim}
sözü[mü] duyar da yüzünü çevirir ya
da [bu sözü] küçümserse ya da bunlara
yılışık yılışık sırıtırsa; gerçekten de derim ki Kādir sıfatıyla O her şeyin
üzerinde hükümrân olan ve bütün güçlere hükmeden [Semâ'daki] Arhont'a teslim edilecek, ve O da
onu evirip çevirerek [kendilerine] Cennet[ gibi görünen yer]den dipsiz uçuruma atacak, ve o dar[acık] karanlık bir yerde
hapsedilecektir. Üstelik atıldığı Tartaros'un derinliğinden ve Hades'in hiç değişmeyen
{şiddetinden} ötürü ne [bir tarafa]
dönecek ve ne de hareket edecektir. Onlar {geçmişte} sizleri tâkib etmemiş
olmalarından ötürü {pişman olacaklar ve
kendilerini} affetmeyeceklerdir. Onlar kendilerinin peşini bırakmayan ateşte
Tartarouchos'a
teslim edileceklerdir. {Tartarouchos} tâkib ettiğinin yüzünü bir
kıvılcım sağanağıyla hınçla kamçılayacaktır. Eğer o Batı'ya kaçacak olursa
ateşle karşılaşacaktır. Eğer Güney'e dönecek olursa orada gene ateşi bulacaktır.
Eğer Kuzey'e yönelirse onu gene kaynayan ateşin tehdidi karşılayacaktır. Buna
karşılık o, kaçıp kurtulacağı Doğu yönündeki yolu da bulamıyacaktır. Gerçekten
de bu yönü [henüz daha] bir bedende
iken bulmamıştı ki Cezâ Günü'nde bulmuş olsun26."
Grekçe Arhon ya da Batı dillerine
geçmiş olduğu şekliyle Arhont
kelimesi "hükümdâr" anlamına geldiği gibi bâzı gnostik çevreler'e göre Allāh'a
bağlı olup da bu âlemi yaratmış olan güce verilen isimdir. Tartaros, Hades
cehenneminin altında, Titan'ların27 hapsedilmiş olduğu sonu olmayan bir kuyudur. Tartarouchos ise Grekçe'de
kaplumbağa anlamında olup aynı zamanda Hades'deki günahkârları ateşten
kamçısıyla döven zebânî anlamında kullanılmaktadır. Böylece bu pasajın da, Grek
Mitolojisi'ne i'tibâr etmesi muhâl olan Hz İsâ'nın beyânını tam olarak
yansıtamıyacağı anlaşılmaktadır.
Bu iki pasaj Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın
elimizdeki Kıptîce nüshasının orijinal nüsha olmadığı, en azından daha önceki
bir nüshadan en azından bâzı pasajlarının değiştirilerek kopya edilmiş olduğu
hakkında yeterince şüphe beslememize sebeb olmaktadır.
Kitabın Ana
Temaları
yol açabilme imkânından, hem zamanın tahrîbâtına uğramış olan pasajları şahsî
yorumlarla ihyâ etmeye yönelik gayretlerden ve hem de ihtivâ ettiği bâzı teşbih
ve istiârelerin muğlâklığından ötürü yer yer ağırlaşmaktadır. Bu kabil teşbih ve
istiârelere örnek II.3. de Hz.
İsâ'nın Toma'ya cevâbında rastlıyoruz.
Toma'ya Göre İncîl
ile Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın en
belirgin ortak yanları her iki kitaptaki sözlerin de, bizzât bu kitapların
dibâcelerinde, "gizli sözler" yâni ancak belirli bir
irfân düzeyine ulaşmış ihvâna açıklanabilecek, her önüne gelenin idrâk etmesinin
mümkün olmadığı sözler olarak nitelendirilmesidir. Her peygamberin tebliğine
muhâtab olanlara getirmiş ya da te'yid etmiş olduğu şer'î kuralların dışında bir
de fehâmet, idrâk ve temyiz bakımından yetenekli ashâbına Şerîat'ın ötesinde bir
İrfânî öğreti tedrîs ettiği de
bilinmektedir. İşte Hz İsâ'nın bu "gizli sözleri" de bu öğretinin bir
parçasıdır. Görünüşe göre, ilk kitapta bu sözlerin Havârîler'in önünde edilmiş
ve Toma tarafından tutulmuş olmasına karşı ikinci kitapta bu sözlerin
muhâtabları yalnızca Toma ve Mattias'dır; ve bu sonuncuları kayda geçiren de
Mattias'dır.
Bu irfânî öğretiyle ilgili "gizli
sözler" yalnızca Toma'ya Göre İncîl'de
ve Mücâhid Toma'nın Kitabı'nda
bulunmamaktadır; başka kitaplarda da bunlara yollamalar yapılmıştır. Meselâ Pistis
Sophia'da:
"İsâ Filipus'a ve daha uzaktaki
Mattias'a ve Toma'ya, yazılacak sözlerinin (hadîslerinin) tümünün henüz daha
tamamlanmamış olduğunu; bu tamamlandığında ise gidip bunları uygun gördüklerine
tabliğ edebileceklerini bildirdi."
Bu türlü gizli bir öğretinin
varlığından, İskenderiyeli Titus Flavius Clemens'e göre, Kilise'nin de haberi
vardır. Eusebius'un bildirdiğine göre bu zât Hypotyposes (Taslaklar) başlıklı
eserinin 6. cildinde:
"Efendimiz dirilişinden sonra
Sâdık Ya'kub'a, Yahyâ'ya ve Petrus'a İrfân'ı tedrîs etti; bunlar da bunu biri
Barnaba olmak üzere Yetmişler'e tevdî ettiler."
Gene Pistis Sophia'da şu üç pasaj da ilgi
çekicidir:
"Ey azîz Filipus, dinle ki sana
söyleyeyim! Zîrâ Ezelî Sır benim yapacağım bütün beyânların ve sizlerin
göreceğiniz bütün şeylerin yazılmasını sana, Toma'ya ve Mattias'a tevdî
etti."
"Sen Filipus, ve Toma ve Matta (Mattias); sizler Gayb tarafından Nûrânî
Melekût'un her kelimesini yazmakla ve bunlara şehâdet etmekle
görevlendirildiniz"
Meryem dedi ki: "Senin Filipus'a
söylediğin: "Nûrânî Melekût'un bütün beyânlarının yazılması ve bunlara tanıklık
etmeniz görevini sana, Toma'ya ve Mattias'a Ezelî Sır verdi" şeklindeki
beyânınla ilgili olarak şimdi beni dinle ki sana bu beyânın ilhâm kaynağını
haber vereyim; bu senin nûrânî kudretinin daha önce Musâ'ya ilhâm ettirmiş
olduğu vechile: "Dâvâ iki ya da üç tanığın sözü üzerine teessüs eder";
Kitaba kuş bakışı bakıldığında
metnin iki ana tema etrafında gelişmekte olduğu fark edilmektedir. Bunlar: 1)
Şehâdet âlemi'nin nefsi kayıt altına alan bağlarından İrfân yoluyla halâs
olunması, ve 2) nefsin hevâ ve hevesi
ile uzlaşık hayat sürmenin kesin olarak takbîhi ve reddidir. Aynı temalar farklı
biçimde Toma'ya Göre İncîl'de de işlenmiş
bulunmaktadır. Dolayısıyla Toma'ya Göre İncîl ile Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın
biribirlerini te'yid eden ortak bir vechesinden söz edilebilir. Bunu açıklamak
için Toma'ya Göre İncîl'in felsefesine
temas etmek de faydalı olacaktır.
Toma'ya Göre
İncîl'in
Felsefesi28
İncîl
'in arkaplânındaki felsefenin anlaşılmasını kolaylaştırmak için, ihtivâ ettiği 114
hadîsden bâzılarını 5 alt-bölümde farklı bir şekilde sıralamak isâbetli
olacaktır29:
hâkimiyetim nâzik ve efendili-ğim de yumuşaktır. Kendiniz için huzur
bulacaksınız" (
H.90). "Ben sizlere gözüngörmemiş, kulağın duymamış ve elin dokunmamış ve de insanın kalbine aslā
gelmemiş olanı vereceğim" (
H.17); çünkü "Kim ki benim ağzımdansusuzluğunu giderir, benim gibi olur. Ben de o olurum; ve gizli olanlar da
[artık] ona ifşâ edilir" (
H.108). Bana: "Bizlerekendini[n hakîkatını] ne zaman izhâr edeceksin de bizler ne zaman
Sen'i[n hakîkatını] görebileceğiz?" (
H.37). "Bize bulunduğun Makām'ıöğret! çünkü onu bizim de bulmamız gerekiyor..." (
H.24) diye soruyorsunuz;"Arayan bulacak, [kapıya vuran] kimseye [kapı]
açılacaktır" (
H.94), yeter ki sizler "...kendi önün[üz]dekini teşhis ed[in], örtülü olan da ...
[sizlere] izhâr edilecektir" (
H.5). Şunu bilin ki"...Eğer benim mürîdlerim olur da sözlerimi dinlerseniz bu taşlar bile
sizlere hizmet edecektir..." (
H.19).
Sırrı):
"[Ben]âlem'in ortasında kıyâm ettim ve onlara etten-kemikten gözüktüm"
(
H.28); amasizler "Göğün ve Arz'ın görünüşünü inceden inceye tetkik ediyorsunuz da
kendi önünüzdekini tanımadınız; ve [üstelik de] şimdiki ânı[n
ayağınıza getirmiş olduğu imkânı] incelemeyi de bilmiyorsunuz"
(
H.91); "Sizleresöylediklerimden hareket ederek benim kim olduğumu [hâlâ] anlamadınız
mı?" (
H.43). "Sizlerönünüzdeki Hayy Olan'ı unuttunuz..." (
H.52). Artıkidrâke gelin de "öleceğiniz ve O'nu arayıp da görmeğe muvaffak
olamıyacağınız korkusuyla, yaşadığınız sürece Hayy Olan'a bakınız"
(
H.59). Açıkçasöylüyorum işte: "...Anlayan anlasın! Nûrânî bir zâtta [yalnızca İlâhî] Nûr bulunur ve o zât
[da] bütün âlem'i nûrlandırır; eğer nûrlandırmazsa karanlık olur"
(
H.24). Bilinizki "Onların hepsinin üstündeki Nûr benim; âlem [de] benim. âlem
benden çıktı ve âlem gene bana dönecektir. Odunu yar! Ben oradayım. Taşı kaldır!
Beni orada bulacaksın" (
H.77). "...Benkendine daimâ eşit kalandan hâsıl olanım. Bana verilen, Baba'ma ait
olanlardandır..." (
H.61).
ki
"âlem'i tanıyıp da kendi nefsinden câhil olan, her[mânevî] makāmdan mahrûm olur" (
H.67). "... Ohâlde sizler de bu âleme karşı uyanık olun!..." (
H.21). Sizlerbu âlem'den "Geçip–gidenler'den olunuz!" (
H.42). Gerçekten de "Gökler de Arz da sizinönünüzden geçip gidecekler ve Hayy'dan {çıkmış olan} Hayy kişi, ölüm ve {korku}
tanımayacak30
. Zîrâ bensizlere: « Nefsine ârif olmuş olana Dünyâ lâyık değildir»
demedim mi?" (
H.111). "Vay onefse bağlı olan bedene; vay o bedene bağlı olan nefse!"
(
H.112) kisizlere başlangıcı da sonu da unutturur. Oysa "...başlangıç neredeyse
son da orada olacaktır. Ne mutlu o kişiye ki başlangıçta kāimdir! O, sonu da
görecek ve ölümü tatmıyacaktır" (
H.18). Ah biridrâk etseniz ki "...Melekût sizin içinizdedir
[Bâtın’ınızdadır]31
. Nefsinibilen O’nu bulacaktır Ve o zaman anlayacaksınız ki sizler Hayy olan Baba'nın
oğullarısınız..." (
H.3). Vebilin ki: "Yanımda olan ateşin yanındadır ve benden uzak olan ise
Melekût'tan uzaktır" (
H.82).
kalkmış, bana
: "Melekût negünü gelecek?..." (
H.113). diyesoruyorsunuz; ama biliniz ki: "...O beklemekle gelecek bir şey
değildir. [Onun hakkında] «İşte o burada!» ya da «İşte o
şurada!» denemez. Baba'nın Melekûtu Arz'ı kaplar ama insanlar onu
göremez" (
H.113). Sizler"Eğer dünyâya karşı oruçlu değilseniz Melekût'u bulamı-yacaksınız..."
(
H.27). "...Sizler ancak ikiyi bir, ve bâtını zâhir, ve âlâyı ednâ; ve kezâ erkek artık
erkek ve dişi de artık dişi olmayacak şekilde erkeği ve dişiyi bir tek ve aynı
varlık kıldığınızda; bir göz yerine gözler, bir el yerine bir el, bir ayak
yerine bir ayak, bir sûret yerine bir sûret yaptığınızda {Melekût'a}
gireceksiniz" (
H.22). "Ne mutlumünzevîlere ve seçilmişlere! Zîrâ Melekût'u sizler bulacaksınız. Gerçekten de
sizler O'radan {çıktınız}, {ve} gene oraya döneceksiniz"
(
H.49). "...Kim kiBir'e rücû' edecektir, o Nûr ile dolacaktır..." (
H. 61). "Eğersizlere «Nereden doğdunuz? » diye sorarlarsa, onlara «Bizler Nûr'dan, Nûr'un
bizâtihî Nûr olduğu makāmdan geldik. O Nûr {kıyâm edip} kendisini onların
sûretinde izhâr etmiştir» deyin. Ve eğer sizlere «Siz kimsiniz?» derlerse,
«Bizler Hayy olan Baba'nın oğulları ve seçilmişleriyiz»" deyin!
(
H. 50) Bir dekalkmış, "Meryem erkek değil" diye aranızdan çıkmasını istiyorsunuz; "İşte
bakın! Onun da siz erkekleri andıran, Hayy Olan bir Rûh olabilmesi için
ben onu, er kişi kılabilmek üzere, bizzât irşâd edeceğim. Zîrâ kendisini er kişi
kılan her kadın Göklerin Melekûtu'na girecektir" (
H.114). Yasizler "... Nûr'da olduğunuz zaman ne yapacaksınız? Bir olduğunuz gün İki
oldunuz. Ama İki olduğunuz zaman ne yapacaksınız?"
(
H.12). Bu ağırsorumluluğu iyice idrâk edin de "Kadından doğmamış olan kimseyi görürseniz
başınızı yere koyarak secde edip O'na kulluk ediniz! İşte Baba'nız O'dur"
(
H.15).
ki
: "Busözlerin te'villerini bulan aslā ölümü tatmıyacaktır"
(
H.1). “... Benimifşâ etmiş olduğum kaynayan kaynaktan iç[ip] de sarhoş olan[ın], ben
artık Efendisi değil[fakat onun mânevî eşitiy]im”
(
H.13). çünkü"Ben esrârımı{esrârıma lâyık olan- lara} beyân etmekteyim. Sağın ne yaparsa
onun ne yaptığını solun [sakın] bilmesin!" (
H.62). Şu hâlde "Sakın kutsal olanı köpeklerevermeğe kalkışmayın ki onu gübreye atmasınlar! Sakın incileri domuzlara atmayın
ki onları {...} [tahrîb] etmesinler!"
(H.93).
Böylece, Hz İsâ'nın Toma
İncîli'ndeki mesajının ana çizgileri:
uyanlara vaad edilen ödülün açıklanması,
olanlara O'nun kişiliğinin ardındaki bâtınî hakîkatın sırrının
ifşâsı,
kendisine kazandıracağı Melekût idrâki,
şartları,
muhâfazasının gerekliliği
olarak ortaya çıkmış
bulunmaktadır. Bütünüyle ele alındığında bu mesaj, insanı: A) kendi zâtının
esrârına vâkıf kılacak, B) dünyevî hayatın şartlarından halâs edip ikinci
bir doğuş gibi telâkki edilebilecek çok üstün bir idrâke eriştirecek, ve
C) bu âlem'e hem zâhirî ve hem de bâtınî açıdan bakabilmesini sağlayacak olan
köklü bir değişi-min müjdesini vermekte olmasından dolayı gerçekten de bir
incîl (= euaggelion = hayrlı haber, müjde) olarak kabûl
edilmelidir.
* *
*
[1]Toma'ya Göre İncîl de Nag Hammâdi Külliyâtı'nın II. cildinde
fakat 7. sırada bulunmaktadır. Bk.
Ahmed Yüksel Özemre, Toma'ya Göre İncîl ya da Hz İsâ'nın 114
Hadîsi, 2. baskı, Kaknüs Yayınları, Ekim 2002 (247
sayfa).
kelimesi kitabın sonundaki "Kâmillere yazan Atlet Toma'nın kitabı" ibâresinde
geçtiği için bu kitaba Fransızlar "Le Livre de Thomas l'Athlète", İtalyanlar da
"Il libro di Tommaso l'Atleta" demektirler. Oysa Nag Hammâdi Külliyâtı'nı ilk
değerlendirip de kitapların isimlerini tercüme eden fransız Jean Doresse bunu Le
Livre de Thomas yâni "Toma'nın Kitabı" diye tercüme etmeyi uygun
bulmuştur. (Bk. Jean Doresse, Les
livres secrets des gnostiques d'Égypte, s. 167, Librairie Plon, Paris
1958).
Ayrıca "atlet" kelimesinin
etimolojisine ve kullanılış şekillerine bakıldığında atletin "bir hedefe varmak için cehd ü gayret
sarfeden biri" olduğu ve Hıristiyanlık'da "îmânın atleti", "İsâ'nın atleti"
gibi farklı anlamlarda da kullanılmakta olduğu görülmektedir. John D. Turner
kitabın ismini, bundan ötürü, "to contend" fiilinden türetilen The
Book of Thomas the Contender diye tercüme etmiştir. "To contend": iddia etmek, demek, söylemek, uğramak,
çekişmek, münâkaşa etmek, mücâdele etmek, mücâhede etmek anlamlarında
kullanılmaktadır. Toma'nın ise nefsi ile cihâd etmiş biri olmasından ötürü
"Thomas the Contender" yâni "Mücâhid Toma", "Atlet Toma"ya nisbetle, bize göre, "atlet" kelimesinin medlûlünü de
kapsayan daha kuvvetli ve daha isâbetli bir tercüme olarak tecellî
etmektedir..
D. Turner: The Book of Thomas The Contender, James M. Robinson (General
Editor): The Nag Hammadi Library – The Definitive New Translation of the
Gnostic Scriptures Complete in One Volume, Paperback Edition, s. 198-207, Harper Collins, San Francisco
1990.
Raymond Kuntzmann, Le Livre de Thomas başlıklı kritik
edisyonu (Les Presses de l'Universite de Laval, Québec/Kanada,
1986)
[5] http://wwwuser.gwdg.de/~rzellwe/nhs/node184.html http://wwwuser.gwdg.de/~rzellwe/nhs/node185.html
[8]Siyâk ve sibâk: Sözün gelişi, sözün öncesinin sonrasına
uygunluğu, sözün metnin bağlamına uygunluğu.
[13]Hz İsâ burada insanlarda tecellî
eden nûrun menşeinin Cenâb-ı Hakk'ın Zât Nûru'nun bir tecellîsinden başka bir
şey olmadığına o nûrun aslının Cenâb-ı Hakk'ın Zât Nûru olduğuna dikkati
çekiyor.
[14]Evet, insanlarda parlayan nûr
onların bu Dünyâ'ya değil Melekût'a ait olduklarını idrâk ettirtmek üzere
parlar. Amaç bu Esfel-i Sâfiliyn'den çıkıp Nûr'un menşei olan o Aslî Cevher ile,
Cenâb-ı Hakk'ın Zât Nûru'na mezcolmaktır.
3. (Mez 1, 1-6): “1 Ne mutlu o kişiye ki kötülerin öğüdüyle
yürümez; günahkârların yolunda durmaz; alaycıların arasında oturmaz. 2
Hazzını yalnızca Rabb’inin Şerîat’ından alır. Ve gece-gündüz onun Hikmet’ini
tefekkür eder. 3 Böyle bir kişi "tıpkı bir akarsuyun kıyısına dikilmiş
bir ağaç gibidir".
Meyvesini mevsiminde verir; yaprağı hiç solmaz; yaptığı her işi başarır.
4 Kötülerse böyle değildir. Onlar rüzgârın savurduğu saman çöpüne
benzerler. 5 Bundan dolayı da günahkârlar yargılandıkları zaman
affedilmeyecekler ve doğruların topluluğunda yer bulamıyacaklardır. 6
çünkü Rabb doğruların davranışını tasvib eder; kötülerin yolu ise felâkete
sevkeder.
[17]Yâni bu kabil nefslerine hâkim
olmayan kimseler hep hayvanlara has vasıfları izhâr ettiklerinden onlara
benzerler. Meselâ mal mülk biriktiren ve bundan kimseyi yararlandırmayan bencil
ve cimri kişi karıncaya, eğlence ve sefâhate düşkün biri ağustos böceğine,
başkalarını iz'ac eden kişi sivrisineğe, herkesin sırlarını araştırıp öğrenmek
isteyen kişi fareye, nankör kişi kediye, boşboğaz kişi papağana, herkesin
talkidini yapan kişi maymuna, şehvetine mağlub kişi ayıya ya da eşeğe, saldırgan
kişi köpeğe, lâf sokuşturmakdan zevk alan kişi akrebe, başkalarını şu ya da bu
şekilde tuzağa düşüren kişi örümceğe, herkesi kölesi gibi gören kibirli kişi
aslana, yalnızca kendisini düşünen ve etrâfındakileri umursamıyan kişi file… ilh
benzer.
niteliklerimiz gibi değişikliklere uğramayan, fânî de olmayan:
Rûh'umuzdur.
[19]Bu muhabbetten kasıt Cenâb-ı
Hakk'ın yarattıklarına duyduğu muhabbettir. Bu âlem bu muhabbetin eseridir.
İnsan'ı Hâlik'ine çeken de bu muhabbettir.
bağlılıkları onları fânî yâni ölüme hizmet edenler kılar. Oysa nefsin tanıyıp da
Melekût'un Nûr'una kavuşup Aslî Cevher'inin ne olduğunu anlamış olanlar ölümden
berîdirler. Onlar haydırlar, bâkıydırlar.
[21]Turner de Kuntzmann da metindeki
bu boşluğa, bizim aksimize, sizlerin
kelimesini yakıştırmışlardır.
[22]İrfânî literatürde Batı ile
"nefs âlemi", Kuzey ile "nefsin halvete çekilmesi", Güney ile nefsin "cel-vette
olması" ve Doğu ile de "Rûh âlemi" remzedilmektedir.
[23]Gene irfânî literatürde Güneş,
Tanrı'nın Zâtı'nı ve Ay da Peygamber'inin Zâtı'nı
remzetmektedir.
[25]Buradaki istiârede asma insanda
gelişen Hikmet'i remzetmektedir; zararlı bitkiler ise nefsin hevâ ve
hevesleridir.
[26]İrfânî literatürde Batı ile
"nefs âlemi", Kuzey ile "nefsin halvete çekilmesi", Güney ile nefsin "cel-vette
olması" ve Doğu ile de "Rûh âlemi" remzedilmektedir.
Mitolojisi'ne göre Titanlar Uranus (Semâ) ile Gaea'nın (Arz'ın) çocukları ve
bunların soyundan olan devlerdir. Hesiod'un (Mö. 730 civârında) Theogonos (Tanrıların Şeceresi)
isimli eserine göre başlangıçta: Okeanus, Coeus, Crius, Hyperion, Iapetus ve
Cronus diye altısı erkek ve Thea, Rhea, Themis, Mnemosyne, Phoebe ve Thetys diye
de altısı kız olmak üzere 12 Titan varmış. Bu Titanlar annelerinin
kışkırtmasıyla babalarına karşı isyân etmişler. Babaları Uranus da onları
Tartarus'a hapsetmiş. Buna karşılık Cronus'un liderliğinde Titanlar Uranus'u
tahtından indirip Cronus'u hükümdar yapmışlar. Fakat Cronus'un oğullarından biri
olan Zeus da babasına isyân etmiş. Bunun üzerine çıkan ve 10 yıl süren savaşta
her ne kadar Titanların çoğu Cronus'un yanında yer almışsa da Zeus ve kardeşleri
gālib gelerek Titanlar'ı gene Tartarus'da hapsetmişler.
[29]Hadîslerin Toma'ya Göre İncîl'deki sıra
numaraları parantez içinde gösterilmiş ve, italik olarak yazılan bağlantı
kelimeleri anlamı bozmadan akıcılığı sağlamak üzere tarafımdan
eklenmiştir.