Buradasınız

PSİKOLOGLARIMIZ


PSİKOLOGLARIMIZ


Ahmed Yüksel

ÖZEMRE




Hıristiyanlık'da "günâhların papazlara

itirâfı" (konfesyon) çok önemlidir.

Önceleri bu itirâflar kilisede herkesin önünde yapılıyorken bunun sosyal pekçok

huzursuzluğa, nifâka hattâ katle varan şedid olaylara sebeb olduğunu gören

Papalık IX. yüzyıldan îtibâren "günahların itirâfı"nın papazın itirâfçıyı

göremeyeceği şekilde biribirlerinden bir kafesle ayrılmış iki kapılı, iki

bölümlü dar bir hücre içinde yalnızca konfesör papaza yapılmasına karar

vermiştir. El'ân da böyledir. Bu itirâfları dinleyen, günahları Kilise'nin

kendisine verdiği yetkiye dayanarak affeden(!) ya da affını (belirli duaların

belirli sayıda okunması, belirki sayıda gün kadar oruç tutulması, vb.. gibi)

bâzı kefâret şartlarına bağlayan papaz, papaz yetkileriyle donatılmadan önce

gerekli uzun bir eğitimden geçmiş ve bu iş için Kilise makāmları tarafından

yetkili kılınmış bir kimsedir.

XVII. yüzyıldan îtibâren katoliklerde

bir "vicdân yönlendirici papazlar"

sistemi geçerli olmaya başlamıştır. Söz konusu papazlar özellikle varlıklı

ailelere sızıp, tıpkı bir "Derin Devlet" gibi, onları gerek dinî gerekse dünyevî

işlerinde kendi menfaatleri doğrultusunda

yönlendirerek ortalıkta gözükmeyen büyük bir politik güç elde

etmişlerdir. Bu konuda, Kardinal Richelieu'nün konfesörü, XVII. yüzyıl

Fransa'sının iç ve dış politikasında fevkalâde etkili olmuş olan ve "Éminence Grise" lâkabıyla anılan papaz

François Joseph'i zikretmek yerinde olur. Molière de Tartuffe isimli eserinde vicdân

yönlendirici bu papazların sebeb oldukları aile içi dramları pek güzel

yansıtmıştır.

En az 8-10 yıllık bir tıb tahsilinden sonra nöroloji ve psikiyatri uzmanı olan

hekimler de uyguladıkları ilâç tedâvîsinin yanısıra, ister istemez, hastalarının

iç âlemlerindeki sıkıntılarını ve hattâ işlemiş oldukları günâhları da dinlemek

ve bâzen bu hastaları yönlendirmek zorunda kalmaktadırlar. Ancak bunu yaparken

tıpkı papazların konfesyon sırlarının açıklanmasına Kilise'nin koymuş olduğu

kesin yasağa uymaları gibi, hekimler de tıbbın meslekî ahlâkının (tıbbî deontoloji'nin) kendilerine koymuş

olduğu yasağa uymaktadırlar.

Tekkeler kapanıncaya kadar mânevî

sıkıntıları olanlar uzun seneler boyunca nefsini tezkiye etmiş, birbir türlü

çileye soyunmuş, nefsin hiylelerini iyi tanıyan tekke şeyhlerine müracaat

etmişler, bu tecrübeli zevâtın kendilerini doğruya yönlendirmesinden

yararlanmışlardır.



Günümüzde ise dört yıllık bir eğitimden

sonra "Psikoloji Diploması" alan 22-24 yaşlarındaki gençlerin bâzen tek

başlarına, bâzen de şirketleşip "Psikoloji Kabinesi" açarak, yasal ve bilimsel yetki ve yetkinlikleri

olmadığı hâlde, insanları psikolojik açıdan tedâvîye(!) soyunduklarını

görmekteyiz. Kezâ hemen her özel okulda ya da fabrika ve müessesede birer

psikolog bulundurmak bir ayrıcalık sembolü olarak telâkki edilmeye başlamış

bulunmaktadır. Bundan cesâret alan gazetelerin bir psikolog köşesine, televizyon

kanallarının da bir psikoloji programına sâhib olması gitgide kaçınılmaz bir

zorunluluk olmuştur.



Gazetelerde, isimleri değilse bile

sıkıntılarının itirâfları teşhir edilen kimselere

verilmekte olan bâzı tavsiyelerin tekdüzeliği ve yavanlığı psikolog geçinenlerin

insan psikolojisi hakkındaki cehâletlerini pek güzel yansıtmaktadır. Telefon,

mektup, faks ya da elektronik posta aracılığıyla sıkıntılarını dile getiren

herkesi aynı kalıptan çıkmış döküm gibi gören, herkes için biteviye reçetelerin

yeterli ve geçerli olduğunu yansıtan bu tutumun müsâmaha ile karşılanması esef

vericidir.



Bir kimsenin yetiştiği ortam,

davranışlarına yön veren mânevî değerler, şahsiyetinin yapısı, idealleri ve

bunlara bağlılık derecesini bilmeden onun psikolojisini düzelteceğim diye

psikolog geçinenlerin daha büyük bir tahrîbat yapmakta oldukları maalesef

gözlerden kaçmakta. Nice psikolog geçinen kimse "hastaları"na(!) yalnızca kendi

dünyâ görüşünü, kendi değerlerini icbâr etmekle onları şizofreniye veyâ

paranoyaya ya da en azından nevroza yönlendirdiklerinin farkında bile değildir!

Bu arada psikolojik komplekslerini izâle etmek amacıyla "hastaları"na ahlâk-dışı

bir hedonizm1

telkin edenler de, yetkileri olmadığı hâlde antidepresan ve benzeri ilâçlar

tavsiye edenler2

de az değil. Sonuç olarak, psikolojisi düzelsin diye psikologlara müracaat eden

evli kimselerin evliliklerinin yıkıldığı; gençlerin de çevrelerine büsbütün

uyumsuz kılındıkları nâdirattan değildir.



Şimdiye kadar kendileriyle

karşılaşıp da bu konuları tartışmak fırsatını bulduğum psikologlardan hiçbiri

ama hiçbiri nefs ile rûhu tefrik etmeyi bilemedi.

Buna rağmen hepsinin de bütün beşerî

problemlere derman olduğunu iddia ettikleri hazır reçeteleri ve teorileri vardı.

Hepsi "hastaları"nın rûhlarını geliştirmeyi(!) ve hattâ kurtarmayı(!)

amaçlamaktaydı. Hepsi de kişisel "terapi" yanında "grup terapisi"

uygulamaktaydı. Grup terapisi "hastalar"ı bir araya toplayıp herkesin kendi

sıkıntısını, kompleksini, hatâlarını, günâhlarını Kilise'nin IX. yüzyılda

Papalık tarafından yasaklanıncaya kadar olduğu gibi açık açık itirâf ettikleri ve bunların topluca

münâkaşa edildiği bir yöntemdir(!).



Bu psikologların bir bölümü de "çocuk

psikolojisi"nde uzman olduklarını iddia etmektedirler. Biraz eşelendiği takdirde

bunların uzmanlıklarının başka ülkelerde, her nedense genellikle de Amerika

Birleşik Devletleri'nde, zaman zaman moda olan teorileri reçeteye dönüştürerek

Türk çocuklarını bunların uygulanmasında geniş bir tecrübe tahtası hâline

sokmaktan ibâret olduğu görülmektedir. Bunlar çocuğun psikolojisinin kendi

ailesindeki: 1) muhabbet, 2) şefkat, 3) edeb, 4) karşılıklı saygı, ve 5) çocuğa

telkin edilen idealler aracılığıyla şekillendiğini maalesef bilmemektedirler.



35 yıl kadar önce, rahmetli ilk

eşimle onun psikoloji mezunu bir hanım arkadaşını ziyârete gittiğimizde evin

duvarlarının 5 yaşındaki çocuğu tarafından çizilmiş grafitilerle kaplı olduğunu,

çocuğun da evin içinde kızılderili çığlıklarıyla her şeyi biribirine katıp

kırarak fink attığını, buna karşılık ebeveyninin kendisine en ufak bir yaptırım

uygulamadıklarını ve hattâ îkazda bile bulunmadıklarını hayretle görmüş ve bu

hayretimizi de açıkça ifâde etmiştik. Psikolog hanım hayretimize daha büyük bir

hayretle tepki vermiş; bu kabil bir çocuk terbiyesinin A.B.D.nde uygulanmakta

olan ve çocukları "komplekssiz" bir şahsiyetle donatarak yetiştirmeye yönelik

"en uygar(!) yöntem" olduğunu müdafaa etmişti. Bu, onlara yaptığımız son ziyâret

olmuştu. Gelişmesini uzaktan izlediğimiz söz konusu çocuğun ise daha sonra

cemiyet ve iş hayatındaki uyumsuzluğundan, ve cemiyette mâruz kaldığı sürekli

tepkilerden dolayı geliştirdiği komplekslerin tevlîd ettiği nevroz ve paranoid

sendrom dolayısıyla nasıl psikiyatrların devamlı müdâvimi hâline geldiğinin ise

dramatik ayrıntılarına girmek istemiyorum.



Bugün, maalesef pek kimse farkında

değil ama, beşerin her sıkıntısına ve her derdine çâre bulacağını iddia eden ve

hekimlik yetkisi olmadığı hâlde tedâviye soyunan bu psikologlar ordusu ile

uygulamaları hakkında, bunlar millî huzurumuzu bozan korkunç bir felâket hâline

gelmeden, mutlakā bir takım yasal tedbirlerin alınması

zarûrîdir.




* *

*





[1]Hedonizm: beşerin temel amacının zevk ve tatmîne ulaşması olduğunu

savunan materyalist doktrin.
[2]Psikolog diploması olanların

reçete yazma yetkisi yok; ama bu, onların ilâç tavsiye etmelerine ve bu kabil

ilâçları kullanmaları konusunda hastalarını(!) psikolojik olarak

zorlamalarına engel olamıyor.


Tasarım & Geliştirme | kerataif