Buradasınız

RADYASYON PARANOYASI

RADYASYON

PARANOYASI


Prof.Dr.

Ahmed Yüksel Özemre

(Türkiye

Atom Enerjisi Kurumu Eski Başkanı)



Radyasyondan

Korunma


Hakkında Temel Veriler


Kâinat'ın gözleyebildiğimiz her

yeri ama her yeri, ve dolayısıyla da Dünyâ'mız, bir "radyasyon banyosu"

içindedir. Bu radyasyon banyosu iki cins radyasyon içerir: 1) taşıdığı enerjiyi

dalgasal bir hareketle yayan elektromagnetik radyasyonlar, ve 2)

kinetik enerjili tâneciksel radyasyonlar. Dünyâ'ya

Kâinat'ın her yönünden gelen radyasyonların bir kısmı elektromagnetik

radyasyonlardır, diğer bir kısmı da kozmik ışınlar şeklinde gelen iyonlaştırıcı radyasyonlar'dır.

Civârımızdaki en büyük elektro-magnetik radyasyon kaynakları Güneş ve bunun

radyasyonun bir bölümünü Dünyâ'ya yansıtan Ay'dır.



Ayrıca Dünyâ'nın kendisi de toprağın

ihtivâ etmekte olduğu radyoaktif elementler dolayısıyla bir doğal radyasyon kaynağı'dır. Yer

Küresi'nin her noktasında: 1) topraktaki radyoaktif elementlerin, ve 2) uzaydan

gelen kozmik ışınların ortaklaşa belirledikleri bir raydasyon dozu vardır. Buna

o yerin yıllık doğal radyasyon dozu denir.

Bu doğal radyasyon dozu bir insanın o noktada bir yılda mâruz kaldığı radyasyon

dozunu gösterir.


Bunun ötesinde de insan eli

yapımı teknolojik araçlar da radyasyon

yayabilmektedirler. Bu türden radyasyon kaynaklarının bâzıları şunlardır:

radarlar, yüksek gerilimli elektrik nakil hatları, transformatörler, Tıb'da

kullanılan (ultrasonlu olanlar hâriç) görüntüleme cihazlarının çoğu, lâzerler,

kömür yakarak enerji üteren termik santrallerin dumanları ve külleri1,

nükleer tesislerin2

yeterince güvenlik altına alınmamış olanları, nükleer tıbda kullanılan

radyoaktif maddeler ile görüntüleme ve tedâvî cihazları, televizyon ve

bilgisayar ekranları, mikrodalga fırınları, radyo ve televizyon vericileri, cep

telefonları ve bunların baz istasyonları, bazı saatlerin rakkamlarının

karanlıkta görülmesini sağlayan fosforlu boyalar, Japon sobası denilen ve

gazyağı yakan sobalara mahsûs toryumlu fitiller; topraktan radyoaktif potasyum

masseden domates ve patates, muz, domates gibi meyva ve sebzeler ve

ilh…


İnsan vücûdu da: 1) toprakta doğal

olarak bulunan karbon-14 ve potasyum-40 gibi radyoaktif maddelerin meyva ve

sebzelere de geçebilmesi, ya da 2) topraktan fışkıran radyoaktif radon gazının

solunulması dolayısıyla, zorunlu olarak, radyoaktif maddelere ve bunların

yayınladıkları radyasyonlara yataklık eder. Yâni radyasyondan kurtulmanın imkânı

yoktur. Radyasyon Kâinat'ın ve insanın doğasında mevcûttur ve mevcûd olmaya da

devam edecektir.



Mesele ne ölçüde bir radyasyon dozunun insan

sağlığına zarar verdiği ve bunun önüne geçmek için ne gibi tedbirlerin alınması

gerektiğidir. Bu konu, devletlerde, genellikle ya Atom Enerjisi ya da

Sağlık Bakanlığı'na bağlı uzman teşkilâtların görev alanına girmektedir.

Türkiye'de bu görev 2690 sayılı kānûnla Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'na (TAEK'e)

verilmiş bulunmaktadır. Bu konuda her devlet kendine mahsûs "radyasyondan

korunma normları" geliştirmiş ise de

hepsi de, 1928 yılındanberi hiçbir devlete tâbî olmaksızın faaliyette bulunan

ilmî bir kuruluş olan, "Uluslararası Radyasyondan Korunma Komitesi"nin

(International Committee on Radiological Protection: ICRP'nin) geliştirmiş

olduğu normları aşamazlar.



Bu normların mâhiyetini anlayabilmek

için biri Gray (Gy), diğeri de Sievert (Sv) diye adlandırılan iki radyasyon dozu birimini bilmek

gerekir. Canlı hücreler hâriç olmak üzere, herhangi bir maddeye çarpan bir

radyasyon eğer o maddeye kilo başına 1 Joule'luk bir enerji intikāl ettiriyorsa,

bu takdirde bu radyasyonun madde tarafından absorplanmış olan dozunun 1 Gy

olduğu ifâde edilir. Sievert ise yalnızca canlı hücrelerin absorpladığı eşdeğer ya da etkin doz birimidir.

Bu büyüklük Gray'in her radyasyon tipine ve her organa has bir ağırlık faktörü

ile çarpılması sûretiyle elde edilir.


Farklı radyasyonların ağırlık faktörleri

şunlardır:



Fotonlar (gamma ya da X

ışınları)

1
Elektronlar (beta ışınları) 1
Nötronlar (Enerjilerine Göre)
5 - 20
Protonlar 5
Alfa tânecikleri, ağır

iyonlar

20



Farklı organların ve dokuların ağırlık faktörleri

ise şunlardır:




Husyeler

0,20
Kemik iliği, akciğer, mide 0,12
İdrar kesesi. meme, karaciğer,

yemek borusu,

tiroid
0,05
Deri, kemik yüzeyleri 0,01
Diğer organlar 0,05



Sievert (Sv) birimi radyasyonların

sebeb olduğu biyolojik riskin

değerlendirilmesinde kullanılır. Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom

bombalarının insanların üzerindeki etkilerinin incelenmesinden radyasyon dozunun

fonksiyonu olarak şu etkilerin ortaya çıktığı ilmen tesbit

edilmiştir:


0,3 ilâ 1 Sievert (Sv) : yorgunluk

hissi, tâdil olmuş kan formülü.


1 ilâ 2,5 Sv : kan ve hazım

bozuklukları.

2.5 ilâ 4 Sv : kusma, baş dönmesi, kan formülü bozukluğu,

bağışıklık sistemi manialarının

çökmesi


4 ilâ 8 Sv : benzer fakat çok daha şiddetli

semptomlar. Radyasyona mâruz

kalmış

olanları % 50'sinin ölümü.


8 Sv'den yüksek doz : aynı fakat

daha daha şiddetli semptomlar. Radyasyona mâruz

kalmış

olanların % 90'ının kesin ölümü.


ICRP'nin bir görevi de insanların bir

yılda risksiz olarak absorplayabilecekleri müsaade edilen maksimum radyasyon

dozlarının normlarını tesbit etmektir. Bu tesbitleri esnâsında ICRP kullandığı

matematiksel modelleri açıklamamaktadır. Ayrıca ICRP bu dozları zaman zaman

gözden de geçirmektedir. Bu normlara uluslararası radyasyon normları

denilmektedir. Her bir devlet: 1) "kendi özel ihtiyaçları"na, ve 2) "kendine

özgü radyasyondan korunma felsefesi"ne göre daha kısıtlayıcı normları kendi

"millî radyasyon normları" olarak vaz edip uygulayabilmektedir. Çernobil

kazâsını izleyen dönemde Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) da, misâl olarak

zikredilmek gerekirse: 1) ithâl edilen

gıdâ maddeleri, 2) süt, 3) et, 4) çay ve

ilh… için çok daha katı normlar uygulamıştır.


Bu tedbirler sâyesinde, ve çernobil kazâsı dolayısıyla Türkiye'de adam

başına düşen yıllık fazladan radyasyon dozunun zararsızlığından3

ötürü kimse kanser olup ölmemiştir, ölmeyecektir de.


"Sievert" oldukça yüksek bir birim

olduğundan doğal radyasyon mertebesindeki radyasyon seviyeleri için "milieSievert" (mSv) diye Sievert'in

binde biri büyüklüğünde bir birim kullanılır. 1990'lı yıllara kadar kullanılmış

olan mrem (milirem) birimi ile mSv birimi arasında: 1 mSv = 100 mrem bağıntısı

vardır.


Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk

Cumhûriyeti'nin yıllık doğal radyasyon dozu düzeyleri TAEK tarafından tesbit

edilmiştir. Birkaç misâl vermiş olmak için bu değerlerin İstanbul için 0,66

mSv/yıl, Ankara için 0,9 mSv/yıl, Erzurum için 1,75 mSv/yıl ve Sivrihisar için

de 3,74 mSv/yıl olduğunu söyleyelim. İstanbul'un doğal radyasyon düzeyinden 5,5

misli bir doğal radyasyon düzeyine sâhib olan Sivrihisar'ın bu doğal radyasyon

düzeyinin sebebi Sivrihisar'ın meskûn yerinin altında büyük toryum kaynaklarının

bulunmasıdır.



ICRP 1946 yılında, kişilerin mâruz kaldıkları doğal radyasyon

dozunun dışında, nükleer enerji alanında çalışanlar için maksimum

müsaade edilir radyasyon dozunu 460 mSv/yıl ve halk için de 150 mSv/yıl olarak

tesbit etmişti. 1977'de ICRP bu dozları sırasıyla 50 mSv/yıl ve 5 mSv/yıl

düzeylerine indirmişti. 1990 yılında alınmış olan bir kararla da ICRP söz konusu

dozları sırasıyla 20 mSv/yıl ve 1 mSv/yıl düzeylerine çekmiş bulunmaktadır.



Gene ICRP'nin tesbitine göre fazladan

0,5 Sv'lik (yâni 500 mSv'lik) bir radyasyon dozuna mâruz kalmak kanserden ölüm

riskini % 2 oranında arttıran teorik bir riske tekābül etmektedir. Hemen

belirtelim ki çernobil kazâsından i'tibâren bir sene

içinde Türkiye'de insanlar 0,594 mSv (

= 59,4 mRem) düzeyinde, yâni söz konusu riske tekābül eden

radyasyon dozundan 842,7 kere daha az bir ek radyasyon dozuna mâruz

kalmışlardır

.

Eğer insanlar 0,594 mSv/yıl'lık bir radyasyon dozu sonucu kanser olup ölselerdi

bu dozun yaklaşık 6,3 misline tekābül eden 3,74 mSv/yıl'lık sürekli bir

radyasyon dozuna mâruz kalmakta olan Sivrihisar sâkinlerinin de kanser olup

ölmüş olması gerekmez miydi? Kaldı ki şimdiye kadar bu mertebeden dozlardan

dolayı radyasyon hastalığına yakalanmış ya da ölmüş bir tek kişi göstermek ya da

birisinin bu mertebeden bir doz sonucu ölmüş olduğunu ispatlamak mümkün

olmamıştır.



Bu doz çernobil kazâsından

etkilenmiş olan diğer Avrupa ülkelerinin dozlarıyla karşılaştırıldığında diğer

ülkelerinkine nazaran da düşük kalmaktadırlar. Meselâ İsveç'de kritik

bölgelerdeki yıllık doz 5 mSv iken bu, Yunanistan'da 3,8 mSv ve İsviçre'de de 2

mSv olmuştur. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve OECD-Nükleer Enerji Ajansı

gibi kurumların değerlendirmelerine göre Türkiye, Avrupa'da çernobil kazâsından

etkilenme sıralamasında 16. (

ve sondan bir evvelki) sıradadır. Avrupa'nın

tümü dahî alınsa bu radyasyon dozları insan sağlığı açısından önemsenecek bir

riske sebeb olabilecek düzeyde bulunmamaktadırlar.

Radyasyondan korunma konusu: 1) bu işin

uzmanı olmayanlara, 2) vehimlerini ilim sayanlara, 3) kendilerini

araştıcı-gazeteci sayıp da bu konuda yalnızca kulaktan dolma dedikoduları ve

cehâletlerini sergileyenlere, 4) Doğu Karadeniz'deki kanser olaylarını 5 ayda

aydınlatmak üzere şarkıcılığı bırakıp "artık ilim adamlığına soyunduklarını"

ilân eden şarkıcılara bırakılamayacak kadar ciddî bir konudur. Radyasyon

konusunda (hele çernobil kazâsında çıkan ve Türkiye'yi etki altına alan

radyasyonlar konusunda), mesnetsiz dedikoduları yeniden dile getiren ya da

vehimlerini hâzâ ilim sayan değil de, gerçekten de: I) söz

söyleyebilecek, II) yorumlar yapabilecek ve III) önlemler önerecek

bir kimse olabilmek için, en azından,

radyasyonların:


1)

Mâhiyetini;



2)

Kökenlerini;



3)

Spektrumlarını;



4)

çeşitli

ölçüm birimlerini;




5)

ölçüm

yöntemlerini;




6)

ölçülmelerini gerçekleştiren

cihazların yapısını, fiziksel prensiplerini, kullanım

usûllerini,

7)

Madde

ile etkileşmelerini;

8)

Yararlarını;

9)

Zararlarını;

10)

Zararlarının önüne geçmek için

gerekli olan teknolojik ögeleri ve hesap yöntemlerini;

11)

Canlı

hücre ile etkileşmelerini;

12)

Kansere

ve diğer bozukluklara yol açma risklerini ve bunların bilimsel

hesabını;

13)

Bir

canlı tarafından absorplanan dozun ölçülmesini ve bu dozu hesaplama

yöntemlerini;

14)

ölümcül

radyasyon dozu

düzeylerini;

15)

Aslî

müdâhale düzeylerini;

16)

Türetilmiş müdâhale

düzeylerini;

17)

Aslî ve

türetilmiş müdâhale düzeylerinin tesbitindeki farklı

felsefeleri;

18)

ICRP

(Uluslararası Radyasyondan Korunma Komitesi), WHO (Dünyâ Sağlık örgütü), ILO

(Uluslararası çalışma örgütü), FAO (Gıdâ ve Tarım örgütü), IAEA (Uluslararası

Atom Enerjisi Ajansı), AB (Avrupa

Birliği), OECD Nükleer Enerji Ajansı (OECD-NEA) gibi uluslararası örgütlerin: I)

aslî ve türetilmiş müdâhale düzeylerinin tesbitindeki tutum ve felsefelerini,

II) bunların arasındaki farkları ve nüansları, III) bu örgütlerin radyasyon ile

ilgili yayınlarını;

19)

Radyasyondan korunma ilminin ahlâkî ilkesi olan ALARA

İlkesi'ni ve bunun gerektirdiği dengeli

stratejinin temel ilkelerini; ve en önemlisi de

20)

Bir

kişinin değil de, belirli şartlar altında, bir popülâsyonun absorpladığı

radyasyon dozunun; ve

21)

Radyasyon riskinin hesaplanması

için gerekli stratejiyi ve hesap yöntemlerini


çok iyi bilmek
gereklidir.


Bunlar biribirilerine o kadar sıkı

bağlıdırlar ki çernobil kazâsı gibi çok yönlü bir olayda bunlardan birini ihmâl

etmek konuyu saptırmak ve kavram kargaşasına yol açmak için de,

insanları şüphe ve vehme sürüklemek için de yeter de artar bile! Bu işte

iyi niyet sâhibi olmak yeterli değildir; mutlaka "Radyasyondan Korunma"

konusunda uzman olmak gerekir! Akademik titri olup da çernobil kazâsı

dolayısıyla ilmî gerçekleri değil yalnızca kendi vehimlerini dile getirerek bir

sürü isâbetsiz yorumlarda bulunmuş olanlar ülkenin dengesine de huzuruna da

zarar vermişlerdir.



Bu konuda ibretâmiz bir misâl olmak

üzere, radyasyondan korunma konusunda hiçbir uzmanlıkları bulunmayan Orta Doğu

Teknik üniversitesi'nden ikisi kimyacı biri biyolog üç doçentin 1986 yılında

kaleme almış oldukları ve Basın'da abartılarak ve haksız yere "ODTÜ Raporu" diye

lânse edilmiş olan bir vehimnâmede TAEK'in kontrolu altında

piyasa sürülen çaylar için "… sâdece çaydan

alınacak radyasyon bile gelecek nesillerde birçok çocuğun ölü ve sakat doğmasına

sebep olabilecektir"

ibâresinin yazılı olmasının yüzlerce hâmile kadını, haksız yere, vehimlere ve

bunun sonucu olarak da kürtaja sevk etmiş olduğınu söylemek yeter. Acabâ bu

kişiler bu kadar çocuğun doğmadan nâhak yere katlinden dolaylı olarak sorumlu

olduklarını idrâk edip de pişman olmuşlar mıdır?


Bir Tedhiş Aracı

Olarak

Radyasyon Korkusu


çernobil kazâsı:


1)

Türkiye

halkının belirli bir konu etrâfında hassaslaştırılması ve paranoyaya sevk

edilmesi için gerekli parametre ve stratejilerin tesbitine çalışan yabancı

istihbârat örgütleri,

2)

Nükleer

enerjinin fevkalâde tehlikeli olduğu konusunda dezinformasyona dayalı kamuoyu

ihdâs etmek ve Türkiye'nin nükleer enerjiye geçerek petrole bağımlılığını

azaltmasının önünü kesmek isteyen Dünyâ Petrol Karteli,



3)

Bilerek ya da

bilmeyerek petrolcülere çalışan aracılar ve

çevreciler,



4)

Avrupa çay

pazarının % 80 küsûr kadarını tekellerinde tutan ve türk çayını bu pazara sokmak

istemeyen İngiltere ve Hollanda,



5)

İngiliz

çaylarının ithâlâtçıları,



6)

Türk fındığını

ucuza kapatmak isteyen yabancı alıcılar,

7)

O zamanki

hükûmeti zayıf göstermek isteyen siyâsî ve sivil

muhâlefet,

8)

Güç delisi

bürokrasi baronları,

9)

Kendilerini

vitrinde tutmak tutmak ve bir avantaj sağlamak isteyen, ama konunun câhili olan

siyâsîler ve üniversite mensûbları,

10)

TAEK'e başkan

olmayı beklerken olamamış olan biri erkek diğeri kadın iki

kişi,

11)

Bir gazetenin,

pazarlayamadığı çelik kap-kacağı satmak isteyen yan

kuruluşu,

12)

Lab'li

deterjanların satışını arttırmak isteyen ithâlâtçılar,

13)

Bilumûm

anarşistler, ve

14)

TAEK'in

başında dinine, örfüne, ananesine bağlı bir şahsın bulunmasını

çekemeyenler

için beklemedikleri bir anda

gökten yağan bir kudret helvası olmuştu.

Bütün bu faktörleri ve çernobil

kazâsının Türkiye üzerindeki diğer etkilerini Nisan 2004'de Bilge Yayınları'nda

çıkan çernobil Komplosu başlıklı kitabımda

ayrıntılarıyla takdîm ve tahlîl etmiş bulunmaktayım. Sözü edilen bütün bu

faktörler, çernobil kazâsını bahâne ederek, halkta radyasyon korkusu ve hattâ

bunun ötesinde bir radyasyon paranoyası uyandırmak

sûretiyle belirli menfaatler elde etmeğe yönelik bir tedhiş unsuru olarak

uygulanmışlardır.

Bu paranoya o kadar yayılmıştır ki

radyasyondan korunma ilminin verilerini bilmeyen pekçok kimse (ve ne yazık ki

üniversitede titr sâhibi bâzı kimseler dahî), tasarımları ve üretimleri

esnâsında uygulanan uluslararası radyasyon normlarına rağmen, cep telefonlarının

da mikrodalga fırınlarının da kansere sebeb olduklarını ve kullanılmamaları

gerektiğini iddia edecek kadar işi azıtmışlardır.


Kabûl

Edilebilir


Risk Kavramı


İnsanların ve hattâ ilim

adamlarının bir bölümünün dahî "Kabûl edilebilir risk" kavramından haberleri

olmaması da bunları radyasyon konusunda aşırı bir fobi'ye (korkuya) ve paranoyaya

sürüklemektedir.

"Radiation Risks and

Radiation Protection at CRNL/Editor: D.K. Myers, AECL - 9181, Jan. 1986"

dokümanına dayanarak ÇNAEM Nükleer Mühendislik Bölümü eski Başkanı ve bir

risk analizi uzmanı olan Dr. Ulvi Adalıoğlu'nun İnsan ve Kâinat

dergisinin Mayıs 1988 nüshasındaki

bir yazısında Kuzey Amerika halkı için yapılmış olan bir risk analizinin

sonuçları sunulmaktadır.



Buna göre yalnızca 10 mSv/yıl'lık bir

radyasyon dozuna (yâni çernobil kazâsından sonra Türkiye'de bir kimseye

yüklenmiş olan 0,594 mSv/yıl'lık dozun yaklaşık 17 misli bir doza) mâruz kalan

bir insanın önündeki 50 yıl içinde, bu aldığı doz sebebiyle, kanser olup

ölmesi ihtimâli:



1) 3 paket sigara içmenin kansere yol

açması,




2) Bisikletle 700 km yol kateden bir

kimsenin yolun sonunda bir kazâya kurban gitmesi,




3) Otomobille 10.000 km yol kateden

bir insanın yolun sonunda bir kazâya kurban gitmesi,




4) Bir işçinin bir fabrikada 18 aylık

bir çalışma sonunda iş kazâsı sebebiyle ölmesi, ve




5) Bir inşaat amelesinin bir inşaatta

4 ay çalıştıktan sonra bir iş kazâsında ölmesi


ihtimallerinden birine eşit

olmaktadır.


Demek ki Kuzey Amerika halkından birisi

çernobil kazâsı dolayısıyla bir yılda 0,5 mSv kadar bir radyasyon almış olsa

bunun, önündeki 50 yıl içinde kendisinde bir kanser hâsıl ederek bu yüzden

ölümüne yol açması ihtimâli:



  • Hayatında yalnızca üstüste üç

    sigara içmiş olan bir kimsenin sırf bu sebebden ötürü önündeki 50 yıl içinde

    akciğer kanserinden ölmesi,



  • Bir

kimsenin bisikletle 14.000 km katettikten sonra bir kazâya kurban giderek

ölmesi,



  • Bir

    kimsenin otomobille 200.000 km katettikten sonra bir kazâya kurban giderek

    ölmesi,


  • Bir

    işçinin bir fabrikada 30 yıl çalıştıktan sonra bir iş bir kazâsına kurban

    giderek ölmesi, ve


  • Bir

    inşaat işçisinin bir inşaatta 80 ay çalıştıktan sonra bir iş bir kazâsına kurban

    giderek ölmesi,


ihtimallerinden birine eşit

olacaktır.


çernobil kazâsının Türk insanına

fazladan yüklemiş olduğu ortalama radyasyon dozu dolayısıyla ferdî ölümcül

kanser riski ÇNAEM Sağlık Fiziği Bölümü uzmanlarından Dr. Hasan Alkan'ın

yaptığı hesaplara göre: 0,000.000.170/yıl kadardır (Bk. Dr. Hasan Alkan:

çernobil Nükleer Reaktör Kazâsının Türk Toplumunda Yaratabileceği

Radyolojik Sonuçların Araştırılması).



Trafik

kazâlarının kişiye yüklediği 0,000.110/yıl'lık

ölüm riski ise çernobil kazâsının Türkiye'de kişiye yüklediği ölüm riskinden

yaklaşık 1000 misli daha

yüksektir!



ICRP'nin ICRP-60 sayılı yayınına

göre beklenmedik bir olaydan kaynaklanan riskler, eğer günlük hayatta

karşılaşılan ve kolayca kabûl edilen risklerden küçük veyâ bunlara eşit iseler

ya da yüksek güvenlik standartlarına sâhip meslek gruplarının haiz olduğu ölüm

riskinden 10 kere daha küçük iseler kabûl edilebilir riskler

sınıfına girmektedirler. Buna göre ve çernobil kazâsının Türk insanına yüklemiş

olduğu risk yüksek güvenlik standartlarına sâhip meslek gruplarının haiz olduğu

riskden yaklaşık 1000 kere daha küçük olduğundan kabûl edilebilen ve özel tedbir

gerektirmeyen bir risktir.

Bu durum karşısında insanların,

çernobil kazâsının riski ile uğraşacak yerde, kıymetli zamanlarını:

1) ölümcül riskleri bu kazânın riskinden onbinlerce defa daha yüksek

olan hava kirliliğinin azaltılması, 2) kezâ aynı risk grubuna giren Belediye

otobüslerinin âyarsız motorları dolayısıyla egzoslarından kustukları kanserijen

gazların önlenmesi, 3) ölümcül riski çernobil kazâsınınkinden binlerce kere

yüksek olan ve A) kötü eğitim, B) kötü sinyalizasyon, ve C) kötü uygulamalar

yüzünden gerçek bir felâket hâlini alan, çoğu kere de trafik

terörü diye isimlendirilen trafik trajedisinin sone erdirilmesi, 4) LSD,

ekstazi, tiner, esrar, eroin, kokain gibi uyuşturucuların bir yılda aldığı

canların önüne geçilebilmesi için alınması gerekli tedbirler, 5) çevreyi

kirleten kimyasalların izâlesi, 6) içkinin ve tütünün insan sağlığı üzerindeki

mahv edici etkileri gibi gerçekten de hayatî sorunlar için sarfetmeleri

daha uygun olmaz mıydı?



Elbette

daha isâbetli olurdu; ama, yalanlarla-dolanlarla, insanlarda nâhak yere bir

radyasyon fobisi ihdâs ederek bu durumdan istifâde etmek bâzı menfaat ve şer

mahfellerinin özellikle işlerine gelmektedir.


çernobil Kazâsı

Türkiye'deki

Kanser Vakalarını Arttırdı

Mı?

Dünya Sağlık örgütü'nün geçmiş

yıllardaki raporlarına göre kanserlilerin dünya nüfûsuna oranı yüzde 22'dir.

çernobil kazâsından önce Türkiye'de yalapşap tutulmakta olan farklı kanser

istatistiklerine göre bu oran bizim için yüzde 5-12 arasındaydı4.

Türkiye kansere karşı global olarak çok sıkı profilâktik yâni önleyici tedbirler

mi uyguluyor ki bu oran dünya ortalamasının en az yarısı kadar aşağıya çekilmiş

olsun?

çernobil kazâsından sonra Sağlık

Bakanlığı: 1) kanser istatistiklerinin ciddî bir biçimde tutulmasını sağlamış,

ve sistematik olmasa bile, 2) kanser taramaları da yaptırtmıştır. Bunların

sonucu olarak o zamana kadar kayıtlara geçmemiş olan kanser hastaları kayıtlara

geçirilmiş, kayıtlı toplam kanserli sayısı da bundan ötürü artmıştır ve artmaya

da devam etmektedir. En azından bu sayı,

Türkiye'deki kanserlilerin oranı dünyadaki kanserlilerin oranına erişinceye

kadar artmaya devâm edecektir.



Lösemili çocukların oranındaki

artış iddiasına gelince bu konuda 1) Hacettepe üniversitesi5,

2) Karadeniz üniversitesi, 3) Trakya üniversitesi, 4) Gazi üniversitesi, 5) Ege

üniversitesi Tıp Fakülteleri ve kezâ 6) İstanbul üniversitesi'nden konuyla

ilgili pekçok bilim adamı çeşitli panellerde de yazılı ve görüntülü basında da

birbiri ardına ellerindeki sonuçları takdîm eden açıklamalarda bulundular6.

Buna göre: Türkiye'de lösemili çocuk vakalarının oranında bir artış

gözlenmemekteydi. Bu sonuç Uluslararası Kanserle Savaş Birliği ve Yunan

Kanser Cemiyetinin Dünyâ Sağlık örgütü'nün (WHO'nun) işbirliğiyle 6-8 Aralık

1991'de Atina'da yapılan ve "çernobil

Kazâsının Uzun Vâdeli Etkileri"

ne tahsîs edilmiş olan bir uluslararası

toplantıda Finlandiya adına sunulan tebliğin içeriği ile de tutarlıydı. Nitekim

çernobil kazâsından en fazla etkilenmiş ülkelerin başında gelen Finlandiya'da da

ve İsveç'de de 1980 ilâ 1990 yılları arasında lösemi oranında bâriz bir düşüş

gözlenmişti.

İsveç Radyasyondan Korunma Millî

Enstitüsü'nün 1987 yılındaki bir incelemesine göre Sovyetler Birliği dışında

kalan bütün Avrupa ülkelerinde çernobil

kazâsından sonra ahali tarafından alınmış olan eşdeğer etkin radyasyon dozu

200.000 adam-Sievert kadardır; ve bu, doz-etki bağıntısının lineer olması

varsayımı altında, kazâdan sonraki 50 yıl içinde ancak 4000 adedi ölümle sonuçlanması

beklenen fazladan 6000 kanser vakasına yol açabilecektir.

Sağduyu sahiplerinin şu iki soruyu

sormaları gerekir: 1) Edirne ve civarı 3 Mayıs 1986'da bir radyasyon dalgasına

mâruz kalmış, Doğu Karadeniz ise bundan bir hafta sonra Edirne'dekinden daha

düşük düzeyde bir radyasyon dalgasına uğramıştır. Bu durumda, Edirne'de

kanserlilerin arttığı yönünde niçin hiçbir iddia yoktur da kamuoyuna hep Doğu

Karadeniz'de kanserlilerin artmış olduğu iddiası pompalanmaktadır? 2) çernobil

kazâsı sırasında Türkiye'nin nüfûsu 51,5 milyondu, şimdi 72,5 milyondur. Sebebi

ne olursa olsun, aradaki 21 milyon nüfûs artışına tekābül eden kanserli hasta

sayısındaki doğal artış cehâlet dolayısıyla mı yoksa hınzırlığına mı hiç söz

konusu edilmemektedir?



Bir başka garâbet nümûnesi de soba

bacası gibi sigara içip de sonunda akciğer kanserinden ölen Doğu Karadeniz'liler

için dahî ölüm sebebinin 19 sene önce çernobil kazâsında yayılan radyasyon

olduğuna inanılması ve buna bendenizin sebeb olduğum iddiasıyla da hakkımda

dâvâlar açılmasıdır. 2004'de Trabzon'dan 3 kişi: biri bir dernek başkanı, bir

diğeri bir şarkıcı, sonuncusu da bir müteahhid çernobil kazâsı dolayısıyla

yakınlarını öldürdüğümü(!) ileri sürerek hakkımda dâvâ açtılar. Dernek başkanı

hızını alamadı; benim hakkımda bir de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde de dâvâ

açacağı hakkında gazetecilere ve televizyonlara beyânat(!) verdi. Bu da kâfî

gelmedi bir milletvekili de bu durumdan esinlenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanlığı'na 93 arkadaşı ile bir dilekçe vererek çernobil kazâsının bütün

boyutlarıyla araştırılması için bir dilekçe verdi. Bunun üzerine bendeniz de

TBMM Başkanı sayın Bülent Arınç'a şu mektubu göndermek zorunda

kaldım:


Üsküdar, 12

Haziran 2004



Sayın Bülent

ARINç

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Ankara




Konu: çernobil Fâciası'nın bütün boyutlarıyla

araştırılması hakkında Meclis Araştırması

açılması.



Muhterem

Efendim,



1. İstanbul Milletvekili Azmi Ateş ve

93 Milletvekilinin, çernobil Fâciası'nın bütün boyutlarıyla araştırılarak benzer

olayların tekrarlanmaması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla

Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis

araştırması açılmasına ilişkin bir önergeyi TBMM Başkanlığı makāmına 3 Haziran

2004 târihinde takdîm etmiş oldukları resmen açıklanmış

bulunmaktadır.



2.

Ancak bu arada, 1993 yılı başında 19. Dönem'in 3. yasama

yılında:




A. İstanbul Milletvekili Algan

Hacaloğlu ve 12 arkadaşının, çernobil Fâciası'nın Türkiye'deki etkilerini araştırmak ve halkı

aydınlatmak;



B.
SHP Grubu adına Grup

Başkanvekilleri İçel Milletvekili Aydın Güven Gürkan ve İstanbul Milletvekili

Ercan Karakaş'ın çernobil Fâciası'yla ilgili gerçeklerin ve sorumluların ortaya

çıkarılması ve alınması gerekli tedbirleri tesbit

etmek;



C.
Ordu Milletvekili Refaiddin Şâhin

ve 24 arkadaşının çernobil Fâciası'nın Türkiye'deki etkilerini

araştırmak;



D.
Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan

ve 12 arkadaşının çernobil Fâciası'nın verdiği zararların tesbiti ve giderilmesi için

alınacak önlemleri belirlemek



amacıyla Anayasa'nın 98 inci,

İçtüzüğün 102 ve 103 üncü maddeleri uyarınca bir Meclis Araştırması açılmasına

ilişkin önergelerinin kabûl edilmiş; bu amaçla teşekkül eden ve Mustafa Parlak,

Mustafa ünaldı, Algan Hacaloğlu, Halil İbrâhim özsoy, Evren Bulut, Ergun

özdemir, Ertekin Durutürk, Bülent Akarcalı, Hacı Filiz, Fethiye özver, Fahri

Gündüz, Ahmet Sezal özbek'den oluşan Meclis Araştırma Komisyonu'nun dokuzbuçuk

ay sürmüş olan inceleme ve sorgulamaları sonunda kaleme aldığı ve Resmî

Gazete'de 8 punto hurûfatla basılmış 103 sayfalık S. Sayısı: 455 olan raporu7

da TBMM tarafından kabûl edilmiş ve Medya'da sorgusuz infâza tâbi' tutulmuş olan

bütün sanıkların da8 böylece beraat etmiş oldukları, maalesef,

kimsenin hatırına gelmiş değildir.





3. Bendeniz çernobil kazâsı esnâsında

ve akabinde Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanı idim. Türkiye bu kazânın

etkilerini, konusuna bihakkın vâkıf hârikulâde bir ekibin: 1) ilmi, 2) dirâyeti

ve 3) özverisi sâyesinde minimum zarar düzeyinde

atlatmıştır.

Bu kazânın 1) Türkiye üzerindeki etkilerinin ve 2) bununla ilgili olarak alınmış olan tedbirlerin

bütün ilmî sorumluluğu ise tamâmen bana râcîdir

.

O

zamanki Hükûmet de bana itimâd etmiş; işime katiyyen müdâhalede

bulunmamıştır. Zâten rahmetli Turgut özal bendenizin tesir altına

alınamayacak bir kimse olduğumu herkesden daha iyi

bilmekteydi.

4. 1993 yılındaki TBMM'nde çeşitli

milletvekillerinin ve bâzı Komisyon üyelerinin dahî bendenizi çernobil kazâsının

Türkiye üzerindeki etkileri konusunda, fütursuzca, başlıca sanık olarak ilân

etmelerine, Medya'nın aylarca süren sorgusuz infâzına ve Başbakan Süleyman

Demirel'in, Başbakan Yardımcısı Prof.Dr. Erdal İnönü'nün ve Sağlık Bakanı

Yıldırım Aktuna'nın hakkımda Cumhûriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda

bulunmuş9

olmalarına rağmen bu TBMM Araştırma Komisyonu'na hesap vermek üzere dâvet dahî

edilmemiş olmam beni şaşırtmıştır.



Bunun üzerine ilişikte takdîm ettiğim

ârizamı TBMM Başkanına, Komisyon Başkanına ve Komisyon üyelerine göndermek

mecbûriyetinde kalmıştım.



ümid ederim ki bu 2. TBMM

Araştırma Komisyonu hiç değilse artık bu sefer bendenizi hesap vermeğe dâvet

etmemezlik etmez!



5.
1993 yılında Nehir Yayınları'nda

yayınlanmış olan 280 sayfalık Türkiye'nin çernobil çilesi ve Şubat

2004'de de Bilge Yayınları'nda yayınlanmış olan 340 sayfalık çernobil Komplosu başlıklı

kitaplarımda çernobil kazâsının bütün perde önünü ve arkasını pekçok

ayrıntısıyla takdîm etmiş bulunuyorum.



Bu son kitabımdan bir adet lûtufkâr

ilginize ekte takdîm olunmaktadır.



6.
Eğer Makāmınız'ca uygun görülecek

olursa, yeni kurulan Araştırma Komisyonu'nun işlevinden tamâmen bağımsız olarak,

sayın Milletvekilleri'ne: 1) bu konu, ve özellikle de 2) bu konunun hangi çıkar mahfelleri tarafından

ve niçin pişirilip pişirilip önümüze

konulduğunun, kitabımda tüm ayrıntılarıyla açıklayamamış olduğum, gerçek sebebleri hakkında da bir

brifing verebilirim.



7.
Sa'yinizin meşkûr olması niyâzımla

hörmetlerimi arz ederim, Efendim.



Prof.Dr. Ahmet Yüksel ÖZEMRE

Türkiye Atom Enerjisi

Kurumu

Eski Başkanı (21.01.1985 –

06.04.1987)





Ekleri:




1)

1994

yılındaki TBMM Araştırma Komisyonu'na ârizam.

2)

1994

yılındaki TBMM Araştırma Komisyonu'nun nihaî raporunun

fotokopisi.

3)

Nisan

2004 târihli çernobil Komplosu başlıklı

kitabım.



Gözden kaçan ve hiç kimsenin

yanaşmak istemediği bir başka konu daha var ki o da Doğu Karadeniz'de yamaçlara

ekilen çay ve fındık için kullanılmakta olan, Dünyâ'da çok tartışmalı olmasına

rağmen Türkiye'deki gübrelerin yaklaşık % 56'sını teşkil eden nitratlı gübrelerdir. Bunlar

bölgenin yağışlarıyla toprağın altına geçmekte ve kaynak içme sularına

karışmaktadır. Oysa bugün, litre başına 10 miligramdan yüksek oranlarda nitratla

kirlenen içme sularının "mavi çocuk sendromu" denilen bir sendromun yanında hem

kansere yol açma hem de hâmile kadınların düşük yapma potansiyelini arttırdığı

tıbben tespit edilmiştir. Doğu Karadeniz'in bütün içme sularının bu yönden

titizlikle analiz edilmesi bugün kaçınılmayacak bir zarûret

olmuştur.

Acabâ bu konu kamuoyuna yansımasın

da nitratlı gübre tâcirlerinin kârlarına kesat gelmesin diye mi dikkatler,

haksız yere, hep çernobil kazâsının üzerinde yoğunlaştırılmak isteniyor. Bunun

da açıklığa kavuşturulması gerekir.



Son aylarda çernobil'in Doğu

Karadeniz insanını kanser yapmış olduğu paranoyası gene Medya'ya yoğun bir

biçimde pompalanmaya başlandı.


Bazı dış mahfellerin ve onların

yurttaki temsilcilerinin Doğu Karadeniz üzerinde uzun vâdeli bazı emellerinin

olduğu bugün artık iyice açığa çıkmış bulunmaktadır. Bu emellerini

gerçekleştirmek, yöre halkını dertlerine eğilmeyen(!) devletten soğutmak, Pontus

kökenli bazı etnik topluluklara "Türk Yurttaşlığı"ndan ayrı bir kimlik bilinci

kazandırmak için Doğu Karadeniz'de sürekli bir huzursuzluk ihdâs edilmek

istenmektedir. Bilmem hiç dikkat ettiniz mi? Son zamanlarda bazı Doğu Karadeniz

kökenli sanatçılar Yunan ezgileriyle örtüşen besteler yapmağa başladılar. Acabâ

bu da mı bir tesâdüftür?




Avrupa çay piyâsasındaki paylarını

azaltacak diye, Türk çayı İngiltere ve Hollanda'nın korkulu rüyâsıdır. Bu iki

ülke türk çayını rezil etmek ve radyasyonlu diye lânse etmek için senelerce

amansız bir mücâdele vermişler ve ne yazıktır ki bu konuda kendilerine destek

olan bazı bürokrat ve teknokratları10

da, Medya'nın yabancı çay ticâreti de yapan belirli bir bölümünü de

kullanmışlardır.

"Dünya Petrol Karteli", millî ya

da uluslararası alanda, kendisiyle işbirliği içindeki şirketlere yatırımları

için kolaylık sağlarken "ellerindeki

bütün imkânları kullanarak petrol pazarına rakib olan nükleer enerjiyi

halklarına öcü olarak göstermeyi" de şart koşmaktadır. Acabâ bunun

Türkiye'ye de uygulanmasına boyun eğmiş olanlar var mıdır? Hükûmetin bunu

araştırması da elbette isâbetli

olurdu.

Ancak halkta mesnetsiz bir radyasyon

fobisi uyandırmak gerek siyâsî, gerekse ekonomik sebeplerden ötürü yurt içinde

ve dışındaki bâzı mahfellerin işine gelmektedir. Bu mahfelleri ve yardakçılarını

teşhis ve temyiz etmek, mel'anetlerini idrâk etmek ve maskelerini düşürmek de

büyük bir hizmet olacaktır.





* *

*






[1]Bu kömürler, Tabîat'ta, daima

içinde radyoaktif bir element olan uranyum filizleri karışmış olarak

bulunmaktadır.

[2]Meselâ Bulgaristan ve

Ermenistan'daki nükleer santraller ve Rusya'dakilerin bir bölümü ile A.BD.,

İngiltere ve Fransa'daki uranyum zenginleştirme ve tükenmiş nükleer yakıtların

içinden plutonyumu ayıklama tesisleri gibi.


[3]Tiroidin radyoaktif I-131 aracılığıyla yapılan teşhisi için

hastaya klinikte 40 mikroküri kadar I-131 verilebilmektedir. Böyle bir teşhis

için tiroide yüklenen doz ise 700 mSv'dir. Oysa

Türkiye'de çernobil

kazâsı dolayısıyla tiroid'e yüklenmesi muhtemel en yüksek doz 0,75 mSv idi; ve

bu da klinik dozunun ancak 1/933 idi. Dünyâ'da

kimsenin tiroid teşhisi için klinikte verilen 700 mSv gibi bir dozdan öldüğü

tesbit edilmemiştir.



[4]çernobil kazâsından önce

Fransa'da dahî doğrudürüst kanser istatistikleri tutulmuyordu. Avrupa'da en iyi

kanser istatistikleri 1980 yılındanberi Yunanistan'da

tutulmaktaydı.


[5]Hacettepe üniversitesi Tıb

Fakültesi'nin söz konusu raporunda şöyle denilmektedir: "… Son 10 yılda ülkemizdeki üniversitelerin

tümünde toplam olarak 10.618 çocukluk çağı kanser vakası görülmüştür. Bu

vakaların % 56'sı Hacettepe üniversitesi Pediatrik Hematoloji ve Onkoloji

ünitelerinde izlenmiştir… Pediatrik Hematoloji ünitesi'nde 1987 öncesinde

ortalama 100 akut kösemi vakası görülürken 1987 sonrasında bu rakam ortalama

94'tür… Hacettepe çocuk Hastahânesi Pediatrik Onkoloji ünitesi'nde ise lenfoma

ve diğer kanser türlerine bakıldığında 1987 öncesindeki 5 yıl içinde [yıl

başına] 76 ile 88 lenfoma ve 146 ile 162

arasında değişen sayılarda diğer kanserler görülürken 1987 ve sonrasında bu

rakkamlar lenfoma için 63 ile 98 ve diğer kanser türleri için ise 147 ile 196

arasında olmuştur. Vakalar geldikleri bölgeler itibariyle değerlendirildiğinde

özellikle Karadeniz Bölgesi'nden gelen hastalarda, kamuoyunda ifâde edilenin

aksine, anlamlı bir artış olmadığı gözlenmiştir… Sonuç olarak, ülkemizin

herhangi bir yerinde çernobil kazâsına bağlı kanser vakalarında veya genetik

hastalıklarda anlamlı bir artış beklenmemektedir. Ancak görülen odur ki, gelecek

50 yıl için çocuklarımızı kötü beslenme ve enfeksiyon gibi radyasyondan daha

önemli tehlikeler beklemektedir. Bunun yanında sigara içen annenin veyâ babanın

kendilerine, çocuklarına ve çevrelerine verebilecekleri zarar, çernobil sonucu

oluşan riske göre kıyaslanamayacak kadar yüksektir…."


[6]Hacettepe, Karadeniz Teknik,

Trakya, Gazi ve Ege üniversiteleri Tıb Fakülteleri ile Sağlık Bakanlığı'nın bu

konudaki raporları TBMM'nin çernobil kazâsının Türkiye'deki etkilerini ve

sorumlularını araştırmak üzere 1993 yılında teşkil ettiği Maclis Araştırma

Komisyonu'nun Resmî Gazete'de de yayınlanmış olan 103 sayfalık nihaî raporunun

72-84. sayfalarında yer almış bulunmaktadır.

[7]TBMM Araştırma Komisyonu'nun bu

raporunu hatırlatmak bâbında ve rahat

okunabilmesi için A4 sayfası ebadında büyütüp ciltleterek bu yazının eki olarak

takdîm etmekteyim.


[8]Bu sanıklar(!): Cumhurbaşkanı

Kenan Evren, Başbakan Turgut özal, Hükûmet üyeleri ve özellikle de Sanayi ve

Ticâret Bakanı ve Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi Başkanı Câhit Aral, YÖK

Başkanı Prof.Dr. İhsan Doğramacı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Prof.Dr.

Ahmet Yüksel Özemre ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu idi.


[9]
Yalnızca bu suç duyurularından

değil, SHP'nin yurt sathında tahrîk ve teşvik etmiş olduğu hep aynı formattaki

400 küsûr suç duyurusundan da beraat etmiş bulunmaktayım.


[10]
Bk. Ahmed Yüksel Özemre, çernobil Komplosu, Bilge Yayınları,

İstanbul Nisan 2004.

Tasarım & Geliştirme | kerataif