Buradasınız
ÜSKÜDAR'IN KAYBOLAN LEZZETLERİ
LEZZETLERİ
Ahmed
Yüksel Özemre
lezzetlerin hâtırası nedense daha zinde oluyor. Eğer bu lezzetler hiçbir
değişikliğe uğramadan onun ileri yaşlarına kadar bâkıy kalırlarsa ortaya bir
mesele çıkmıyor da, bunların değişime uğraması, insanın, akıp giden yıllarını ve
çevresinin değişimini teessürle yâd etmesine yol açıyor.
severdim; o kadar ki her sene kaç kere dondurma yediğimin istatistiğini bile
tutardım. Hiç unutmam; ilkokulda 2. sınıftan 3. sınıfa geçtiğim yaz döneminde 86
kere, ama 3. sınıftan 4. sınıfa geçtiğim yaz döneminde ise, boğmacadan yeni
kurtulmuş olduğum için ve o da gizlice olmak üzere, yalnızca 9 kere dondurma
yiyebilmiştim. Öğleden sonra mahalleden geçen seyyâr dondurmacıların envâ-i
türlü dondurmalarının lezzeti damağımda kalmıştır. Hele kaymaklı dondurmanın
sütüne katılan şeker ve sahlep oranındaki isâbeti ve bunun nefis lezzetini en az
55 yıldır başka hiçbir kaymaklıda bulamadım. Zâten "pahalı" bahânesiyle kaymaklı
dondurmaya artık sahlep katmıyorlar. O zamandanberi de hakîkî 1) limondan 2)
vişneden ve 3) osmanlı çileğinden yapılmış dondurmalar da kalmadı. Hele mis gibi
kokan topatan kavunundan ve can eriğinden yapılmış olanlarının, bırakın cismine,
ismine bile rastlamadım.
Üsküdar'ın, bir daha geri dönmemek üzere, bu kabil göçüp gitmiş lezzetleri
pekçoktur. Hepsini tâdâd etmek mümkün değildir. Bu kayıpların kanaatimce dört
sebebi bulunmaktadır: 1) pahalılık dolayısıyla eksik madde, ya da 2)
ersatz madde kullanılması, 3) işinin ehli esnafın yerini bilgisiz ve
tembel esnafın alması, ve 4) talebin azalması. Birinciye misâl: sahlepsiz
kaymaklı dondurmadır; ikinciye misâl: içine bâdem yerine sentetik bâdem kokusu
katılmış keşküldür ya da tavuğun ditilmiş göğüs kısmı yerine, incecik doğranmış
işkembe ile yapılan tavuk göğsüdür; üçüncüye misâl: Norveç
liparisini1
palamut, orkinoz yavrusunu da torik diye gagalamaya kalkan nevzuhur
balıkçı(!) tâifesidir; dördüncüye misâl ise: lohuktur.
"bira mayalı fırancala" îmâl eden fırın da; sipâriş üzerine yumurtalı, sucuklu
ya da pastırmalı Ramazan pidesi yapan fırın da; eti de malzemesi de fırıncıdan
olmak üzere "güveç" ya da "kâğıt kebabı" hazırlayıp pişiren fırın da kalmadı.
Selâmsız yokuşunun başındaki "çingene Fırını"nın da Doğancılar Caddesi ile
Tulumbacılar Sokağı'nın kesiştiği
köşedeki "İmrahor Simitçi Fırını"nın da yerlerinde şimdi yeller esiyor. Bu
fırınların halkalarının, simitlerinin, açmalarının, çatallarının, anasonlu
galetalarının, gevreklerinin, poğaçalarının ve böreklerinin lezzetine doyum
olmadığı gibi bunlar, şimdikilerinin aksine, ne ağızda bir pas bırakırlar ne de
mideye otururlardı.
Şekerci-pastahâne-fırın karışımı birkaç dükkân şekerleri îmâl edecek yerde
İstanbul'da Tahtakale semtindeki îmâlâthânelerden satın almayı tercih etmekte.
Oysa Şekerci Güzeli diye bilinen Hasan Alptekin'in bizzât îmâl ettiği envâ-i
türlü akîde şekerleri, lokumlar, yumuşak ve sert çifte kavrulmuşlar, bâdem ve
hindistan cevizi şekerleri, bâdem ezmeleri, meyva şekerlemeleri, reçeller, tâhin
helvaları, sarığı burmalar ve acıbâdem kurâbiyeleri lezzet ve nefâset bakımından
Bahçekapı'daki Şekerci Hacı Bekir'inkilerini de Hacı Mustafa'nınkileri de
aratmazdı. Üsküdar'da Şekerci Zekeriyyâ Bey'inkiler de Şekerci Hasan
Bey'inkilerini aratmazdı. Hasan ve Zekeriyyâ beylerin şekerci dükkânlarının da
onların Üsküdar halkına bahşetmiş oldukları lezzetlerin de yerinde yeller esiyor
şimdi!
karaborsaya düşmüştü. 1943-1944'de şeker nisbeten bollaşınca piyasaya Abdülvâhid Turan-Yeni Hayat ismiyle
tânesi yüz paraya2
satılan karamelâlar çıkmış ve kıtlıktan çıkan halk tarafından da çok da
tutulmuştu. Bunlar Karaköy'de Necâti Bey Caddesi'ndeki bir dükkânda imâl
edilmekteydiler. 3
´3´0,3 cm ebadındaki bu karamelâlarüstü sürgülü camlı yaklaşık 20
´35´3,5 cm ebadında ince tahta birkutunun zeminine çıplak olarak, tek sıra dizili olur ve müşteriye mâdenî bir
maşayla tutularak sunulurdu. Tânesi başına 20 para kâr bıraktığından kısa
zamanda bir sürü de taklîdi çıkmıştı. Bunun kendine has lezzetini bugün bile
tahassürle ararım.
Medeniyeti" de târihe karıştı. Şerbet satan dükkânlar, mahalle aralarında
dolanan "şerbetçiler" yok artık. İnsanı "hayatı kolaylaştırıyor"
bahânesiyle tembelliğe sevkeden: mide bozan kolalar, esanslı(!) gazozlar,
Oralet'ler, Tang'lar3,
Link'ler, bir sürü sunî boya ve sentetik koruyucu ile mülevves meyva suyu
bozuntuları şerbetlerimizi yok etti. Bu hercümerc içinde ayranın ve, Üsküdar'ın
yabancısı olduğu, nev zuhur "şalgam suyu"nun hâlâ direnebilmesi bir mûcizedir.
Ben, Uncular Sokağı'nın Doğancılar Caddesi ile kesiştiği yerde sol köşe
başındaki arnavut sütçünün kayısı şerbetinin ve kendi îmâlâtı olan gofretin, şam
tatlısının ve pandispanyanın lezzetlerini 60 küsûr yıldır unutabilmiş değilim.
Şam tatlısı ve pandispanyanın Üsküdar'ı terkedişi de neredeyse 40 seneyi
buldu.
mevsiminde hazırlanıp da şişeler içinde dizi dizi saklanan ve ikrâm edilirken
sulandırılacak olan gelincik, portakal, mandalina, ahûdudu, kızılcık, vişne,
çilek, kayısı, demirhindi ve benzeri koyu şerbetler (şerbet
konsantreleri) de evlerimizi terketti. Artık ne evlerde ve ne de sokakta
şıra var. Çocuklar şıranın tadını bilmeden yetişiyor. Canı şıra çeken bizim gibi
yaşlılar ise bunun hasretini ancak Vefa'daki bozacıda giderebiliyor. Ama, heyhât
ki, eski bir Üsküdarlının Misbah Efendi'nin Ahmediye Bozası'nın hasretini Vefa
Bozacısı'nda gidermesi küllîyen muhâldir! Ahmediye Bozası'nın lezzeti de târihe
karıştı, gitti.
ve oğlu 1910'lardan 1990'ların başına kadar tatlı bâbında üç nesil boyunca
Üsküdar damak tadının temsilcisi olmuşlardır. Bizzât hazırladıkları: tâhin
helvası, revânî, tulumba tatlısı, hurma tatlısı, hanım göbeği, vezir parmağı,
lokma, sarığı burma ve baklava'nın lezzetini bugünkülerde bulmak mümkün değil.
Bu mubârek tatlıcılar malzemenin en hâlisini kullanırlardı. Şimdi kimse "sarığı
burma" tatlısı îmâl etmiyor; îmâl etmediği gibi, tatlıcı esnafının çoğunun bunun
isminden bile haberi yok.
bu piyasaya çok yakın Gâzîayıntab'lı bir dostum şimdilerde pekçok esnafın
fıstıklı baklavayı fıstık yerine özel bir sentetik gıdâ boyasıyla boyanıp
sentetik bir kokuyla fıstık kokusu verilmiş sarı leblebi, tereyağı yerine
sentetik bir kokuyla tereyağı kokusu verilmiş margarin yağı ve şeker
yerine de glikoz kullanarak nasıl îmâl ettiklerini anlattı da şaştım
kaldımdı. Geçenlerde de bir dostum ziyâretime gelirken, sevdiğimi bildiği için,
Üsküdar'dan bir kilo tulumba tatlısı getirmişti. İnanmıyacaksınız ama tatlı
balık tavası kokuyordu. Hayretten küçük dilimizi yutayazdık. Anlaşılan o ki
îmâlâthâne müstahdeminin öğle yemeğinde yaptıkları balık tavasından arta kalan
sıvı yağ, "İsrâf olmasın!" diye kudsî bir endîşeyle, tulumba tatlısını
kızartmak için kullanılan yağa ilâve edilivermişti!
yalnızca koyun ve keçi eti yenir ve yağ olarak da Trabzon ve Urfa yağları
kullanılırdı. Fıkāra ahâli ise kuyruk yağı kullanırdı. Kasaplar keçi etinin
barsak bozukluklarına yol açabilme potansiyeli olduğunu bildiklerinden çok titiz
davranırlar ve keçi etinin en iyisini, emniyetle yenecek kalitede olanını
satarlardı. Koyun eti ile keçi etinin görünürde pek farkı olmadığından bu farkı
göstermek için Belediye mezbahasında koyunlara kırmızı, keçilere ise yeşil damga
vurulurdu. 1960'ların başında kasaplarda artık keçi eti satılmamaya
başladı.
olan margarin yağının zuhûruyla da Trabzon ve Urfa yağları birdenbire
pahalılandı ve yalnızca Şarküteri'lerde(!) satılmaya başladıydı.
Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün bir margarin yağı markasına domuz yağı karıştırılmakta
olduğu hakkındaki bir raporu da örtbas edildiğinden halk gene bu markaya îtibâr
etmeğe devâm ettiydi. Eski Üsküdarlılar ise Urfa ve Trabzon yağı bulamasalar
bile yemeklerinde hâlâ yalnızca hâlis tereyağı ve hâlis süzme zeytinyağı
kullanmaktadırlar.
biri de çiroz salatasıdır. Çiroz diye vonos4
ya da uskumrunun Güneş'te kurutulmuş olanına denir. Bunlar bakkallarda iplere
dizili olarak satılırdı. Çingeler ise bunları sopalara bağlar sokak aralarında.
"çiriii, çiriii..." diye bağırarak satarlardı. Çiroz önce ateşte
alazlandıktan sonra iyice dövülerek liflere ayrılır, zeytinyağına yatırılır,
limon ve dereotuyla takviye edildikten ve, iyice yumuşamasını temînen, birkaç
saat dinlendirildikten sonra yenirdi.
kesilmiş leblebi helvasını pek severdik. Fevkalâde doyurucu bir özelliği vardı.
Fakat îmâlâtı bayağı bir bilgi ve beceri isteyen bir şeydi. Evde îmâl edilmek
istenildi miydi bir türlü başarılı olunamazdı. Ortaya, sokakta satılandan
başbaşka bir nesne çıkardı. Bu işin püf noktası "leblebi unu-pudra şekeri-su
oranını" ve mâmûlün kıvâmını tutturmaktı. Artık Üsküdar'da kimse leblebi helvası
yapmıyor. Nâdir de olsa bir iki dükkânda bâzejn satılanların ise kuruluktan
kadîdi çıkmış olduğundan lezzeti yok.
kapandığı Temmuz 1991 denberi Üsküdar'da ızgara köftelerin de tadı kalmadı.
Şimdiki aktar dükkânlarının sunduğu "köfte baharı"nın ete iliştirdiği
lezzet, formülü yalnızca Aktar Hocalar'a mahsûs olan köfte baharının
bahşettiği lezzet yanında solda sıfır kalmakta!
öyledir ama sularının lezzeti gitmiş hâtırası kalmış bir şehirdir. Tomruk
suyunun lezzetine hasretiz. Bu su artık akmıyor. Küçük ve Büyük çamlıca suları
ise başka kaynaklarla takviye edilince lezzetleri yok oldu, gitti. Şimdi Üsküdar
halkı Bursa'dan, Balıkesir'den, İzmir'den, Toroslar'dan, Niksar'dan ve daha nice
yörelerdeki artezyen kuyularından gelen
tatsız, lezzetsiz plâstik şişe sularının tasallut ve tehâcümüne uğramış
durumda.
ötesinde bendenizin en fazla hasretini çektiğim, Üsküdar bostanlarında yetişen
sırık domatesi ile hıyarın o nev'i şahsına mahsûs lezzetleri ve râyihalarıdır.
Üsküdar'da zâten artık bostan kalmadı. Şemsipaşa, Ayazma, Nuhkuyusu,
Bülbülderesi, Yeni çeşme, çavuşderesi, çengelköyü ve diğer bostanlarının yerinde
yalnızca beton yığınlar var. Üsküdar'lıların şimdilerde yedikleri domates
kokusuz, ciğer gibi bir şey; hıyar ise İsrâil'den ithâl tohumla yetiştirilen
tatsız tuzsuz acâibü-l şekil bir nesne. Rahmetli annem akşam salatasını
hazırlarken mutbakta doğradığı domates ve hıyarların râyihası Münib Paşa
Konağı'nda üçüncü katta oynamakta olan benim burnuma erişirdi. Nerede bu
kokular, nerede bu lezzetler? Yazık ki ne yazık!
* *
*
[1]Lipari: uskumrunun azmanı.
[2]40 para = 1 kuruştu.
[3]İlle de amerikan şîvesiyle teng diye
okunacakmış!?
[4]Vonos: uskumrunun
küçüğü.